Ölüme Çare Bulunacak mı?

Ölüme aldırmamak pek kolay şey değil. İnsanların büyük bir çoğunlunun karşısına ölüm mefhumuyla çıkıldığında, derhal yüzlerinde bir değişme olur, kimisinin İştahası kaçar, morali bozulur. "Canım sırası mı şimdi kapat bu mevzuyu" der. Acaba neden? Çünkü insanın fıtratında ve mayasında hep ebediyeti (arzulayan) ve hiç ölmemeyi tercih eden bir duygu, bir his, fıtrî bir temayül mevcuttur.
İnsanoğlu, dünyaya geldiği gündenberi ihtiyarlığa ve ölüme çareler aramış, gerçekten de içilecek Özel bir iksir sayesinde ihtiyarlığın çilelerinden ve ölümün pençesinden edebiyyen uzak kalmayı hayâl etmiştir.
Amerika'da 1500 uzman ihtiyarlık ve ölüm üzerine araştırmalar yapmakta ve bu uğurda harcadıkları paranın toplamı yılda milyarlarca doları aşmaktadır. Hastalıkların birçoğuna çare bulunması ve sağlık kurallarına dikkat edilmesi ile ortalama ömür bugün uzamış gibi görünse bile, hala ihtiyarlık yok edilememiş, Ölüm kaldırılamamıştır.Dünya alfabesinin bu son harfi ve en büyük hecesi çözülmedikçe, "ölümün hayatdan ne istediği" bilinmedikçe, bütün çırpınmalar, didinmeler yarınsız ve çiçeksiz kalacaktır.
Bu yazıda ilim adamlarının çabalarını ve vardıkları neticeleri açıklamaya çalışacağız.
Hücre ölümünün sebebi henüz kesin olarak bilinmemektedir. Bu mevzuda bazı nazariyeler ortaya atılmıştır. Bunlardan biri. Finlandiya'lı Dr. Bjorkatenin nazariyesidir. Buna göre, proteine benzeyen başıboş molekül parçaları, hücre çekirdeklerine girerek, oradaki uzun zincirli moleküllere yapışır ve onları çalışmaz hale getirirler. Bunun neticesi olarak da hücre ölür.

Amerika'nın Cornell üniversitesi profesörlerinden Dr. Mocay, az yemenin ihtiyarlığı geciktirdiğini, fareler üzerinde yaptığı tecrübelerle ortaya koymuştur. Doktor, aynı yaşdaki iki grup fareden birincisini en iyi gıdalarla bol bol beslemiş, ikinci grup fareleri ise kuvvetsiz gıdalarla daha doğrusu yarı aç yaşatmıştır. Ve neticede, yarı aç yaşamış farelerin %20 nisbetinde daha çok yaşadıklarını müşahade etmiştir.
Yaşlanmayı önleme ve geciktirme üzerine yıllardır araştırma yapan Amerikalı Dr. Walford ise, normalde 26 ay ömrü olan farelere uyguladığı hususi bir beslenme rejimi İle farelerin yaklaşık 80 ay kadar yaşadıklarını gözlemiştir. 60 yaşındaki doktor uyguladığı rejim sayesinde kendisini 30 yaşında hissettiğini söylüyor ve haftada iki gün oruç tutuyor. Bu denemelerin insanlar üzerinde de aynı neticeyi vereceği görüşünde olan Dr. Walford insan ömrünün 120 yaşına kadar uzayabileceğini söylüyor. Oysa Roma'lı filozof Seneca; "bazı kimseler, her ne şartla olursa olsun yaşamak istiyorlar, daha uzun bir hayat. Fakat uzun zamanda Ölmek yaşamak mıdır? Zamanın belli bir noktasına konmuş bulunuyoruz. Onu uzatabilsek nereye kadar uzatacağız? Mühim olan ne kadar değil, nasıl yaşandığı ve hayat sermayesinin sarfedildiği yere göre kıymet kazandığını düşünerek yaşamaktır " diyor.

HUSUSİ BİR ÖLÜM HORMONU VAR MI?
İngiliz fizyolog Dr. Vicent, metamorfoz (istihale) geçirerek büyüyen kelebekler üzerinde yaptığı araştırmalar neticesinde, gençliği sağlıyan şeyin hormon olduğunu ileri sürmüştür. Mesela, larva halindeki kelebekte bulunan "corpusallatum" bezinden salgılanan jüvenil (gençlik hormonu) hayvanın larva halinde, yani genç kalmasını sağlamaktadır. Araştırmacı, bu hormonu kelebek haline dönmek üzere olan olgun bir larvaya aşılamış, bunun neticesi olarak da larvanın kelebek haline geçmediğini, hep larva halinde kaldığını müşahade etmiştir.
Acaba omurgasızlarda olduğu gibi omurgalılarda da hususi bir gençlik veya ölüm hormonu var mı?
Avustralya'da yaşayan bir fare türünde, erkek fareler çiftleşmeden hemen sonra ölürler. Bu ani ölüme bir hormonun yol açtığı tesbit edilmiştir ve bu hormon hipofizin emri ile böbrek üstü bezlerinde üretilir. Bu mevzuda araştırmalar yapan Dr. Deneke yaşlı farelerin hipofiz bezlerini çıkararak yaptığı tecrübede, bu farelerin kısmen yeniden gençliklerini kazandıklarını tesbit etmiştir. Çünkü hipofiz bezinin çıkarılması ile, yaşlılığa ve ölüme sebeb olan hormonun meydana gelmesi de engellenmiş olmaktadır. Dr. Deneka insanlarda da böyle hususi bir yaşlılık hormonunun bulunabileceği, ancak tesirinin yukarıdaki farede olduğu gibi ani olmadığını, 60-80 yaş arasında normal bir ömrün sonunda vücudun yaşlanmasına ve ölmesine sebeb olduğunu ileri sürmektedir. Ancak hipofiz bezi olmaksızın uzun süre yaşamak mümkün olmadığı için, bu yolla ömrü uzatmak kabil değildir. Hayat bize ölmek şartıyla verildi. Ve hayatın sonuna ağır ağır varmak, tabii bir çöküşle tatlı sona ulaşmak, en güzeli değil mi?
Bu hususta yapılan bir diğer çalışma neticesine göre ihtiyarlamanın tamamen ruhi faaliyetlere bağlı olduğu tesbit edilmiştir. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen devamlı gençlerin içinde bulunan, onlarla haşır neşir olanların hem bedenen hem de zihnen emsallerine göre çok genç ve dinç oldukları anlaşılmıştır. Aksine, herşeyden elini çekmiş, hiçbir faaliyete katılmayan uyuşmuş ve ruhen tükenmiş kişilerin çok daha çabuk yaşlanıp ölüme koştukları görülmüştür. Ruhi hâdiselerin bedenin yaşlanmasına olan tesir mekanizması ise yine hipofiz hormonlarını harekete geçirten beynin hipotalamus bölgesindedir. İstatistiklere göre, emekli olduktan sonra bir kenara çekilip oturanlar birkaç sene içinde ölmelerine rağmen; fikri ve bedeni faaliyetlerini devam ettirenler daha fazla yaşamakta, dinçliklerini muhafaza etmekte ve hastalıklara karşı daha dayanıklı olmaktadırlar.
Gençliği ve ömrü uzatmak için yapılan diğer bir çalışma ise, insanları kış uykusuna yatırma üzerinde durulmaktadır. Kış uykusunda vücut faaliyetleri en düşük seviyeye indiği için ihtiyarlamak da bahis konusu olmamaktadır. Hatta, geleceğin astronotları "Ashab-ı Kehf'in uykusuna benzer bir uykuya yatırarak diğer gezegenlere gönderme projeleri üzerinde çalışmalar yapılmaktadır. Uykuya yatırılmış astronotlar belki kırk- elli yıl sürecek yolculakları esnasında hep uyuyacakları için hangi yaşta iseler o yaşta kalacaklar, bu uzun yolculukda fazla gıdaya ihtiyaç duymayacaklardır.
İnsanı yaşatmak uğrunda yapılan çalışmalardan bir başkası da, yaşayanları çok küçük derecelerde dondurarak ileride uyandırma tecrübeleridir. Bugün birçok Amerikan şirketi, insanların kan damarlarına kriyonik süspansiyon (bir kimyevi madde) zerkederek, sıfırın altında 320 derecede, likit nitrojen içinde, dondurarak muhafaza ediyor. Şimdilik tedavisi mümkün olmayan kanser ve kalb hastalıklarına çâre bulunacağı güne kadar donmuş halde saklanmaktadır.
Nitekim ölüme çâre; daha doğrusu şâirin ifadesiyle: "ölümü öldüren silah" keşfedileme di. 14 asır evvel söylenen "ölüm ve ihtiyarlığa çâre yoktur" fermanı asırlar geçse de teravetini ve doğruluğunu koruyacaktır. Bu gerçeğe rağmen acaba insanlar niye hala gafletten sıyrılıp, realist bir nazarla ölüme muhatab olmak istemiyorlar. "Baş tarafı genişçe, ayak ucu dar bir kutuya konuldukları zaman mı bu ölüm uykusundan uyanacaklar? O zaman da çok geç olmuş olacak" Eyvah! Aldandık" dedikten sonra "Keşke toprak olsaydık" diyecekler, diyecekler de bu sözleri hiçbirşey ifade etmiyecektir.

comments powered by Disqus