* İnsanın mânevî tekâmülünde, ‘sıfır’ neden önemli bir semboldür?
* Geleneğin ve modern Batı psikolojisinin ‘ego’ya bakışlarındaki farklılıklar...
* Ben ve öteki ayrımına yol açan ego teşekkülü, ne zaman, nasıl başlar?
* Nefsin mahiyeti (varlık konumu) nedir?
* İnsanın hakikate yolculuğu niçin ego motifleri üzerinden olmaktadır?
* İnsanlar niçin farklı mükemmellik zirvelerine sahiptirler?
* Farklı fıtratlar ve karakterlerin kaynağı nedir?
* Kendini sıfırlamış büyükler, niçin toplumun mânevî sigortalarıdır?



Süleymaniye Camii bütün muhteşemliğine rağmen, müthiş bir sükûn taşıyor insan ruhuna. Kendini değil, temsil ettiği anlayışı nazara veriyor. Günümüzün çok katlı yapıları gökdelenler ve apartmanlar ise, bırakın huzur ve sükûnu, güvensizlik hissi telkin ediyor. Bediüzzaman’ın (ra) ifadeleri içinde bu farklılık, niyet, nazar, mânâ-yı ismî, mânâ-yı harfî olarak adlandırılan kendine ve varlığa bakışın koordinatlarıyla alâkalıdır. Modern mimarî âdeta ‘Allah’ı kabul etmeyen’ bir varlık düşüncesi içinde ‘insancılık’ yapan Hümanizm’in insanı tanrılaştırma projesini çağrıştırıyor. Süleymaniye Camii ise, varlık içindeki konumundan hareketle, ‘insanın acziyet gerçeği’ni işaretleyen metafizik tasavvuru öne çıkarıyor. Metafiziği gündeminden çıkarmış insan ise, bu büyük yapıların içinde, büyük bir cakayla ‘Ben varım!’ diyor. Ateist tasavvurdan bolca beslenen zihninin oyunları içinde nefsi şişiyor, bu şişkinlik onu uçuruyor, uçtuğu yerden hayata baktığında sanıyor ki, sahiden kendisinden başka her şey küçüktür. Oradan bağırıyor: ‘Var mı benden daha büyük?...’ Bu adam, gözü önünde akan hayata taşınmış bütün varlığı sahipleniyor, ‘Hepsi benimdir!’ diyor, savaşlar çıkarıyor, ekosistemin dengesini bozuyor, sosyal adaleti dinamitliyor; öldürerek, yok ederek varlığını bütün bir dünyaya gösteriyor. İçindeki potansiyelleri, kulluk yolunda, adalet ve barışın temsilciliği istikametinde değil, Firavun, Nemrud ve zalim olma yolunda inkişaf ettiriyor.

İnsanlar, günümüzde refah kadar, huzur arıyor. Oysa ego şişmesi yaşayan insanların ikliminde refah yeşerse de, iç huzur yeşeren bir şey değildir.

Mânevî gelişimde "sıfır" sembolü
"Sıfır" dairevî, kürevî bir şekle sahip olup, sembolik açıdan bütünü ve birliği temsil eder. Sıfır, hem kadîm kültürde, hem de tasavvuf psikolojisinde, Allah’ı gösteren ve O’na aynalık yapan bir dürbün ve temsildir. Arapçadaki "hû" da, şekil olarak yuvarlak olup "O"nu (Allah’ı) gösterir. İnsanın sıfırı andıran secde hâli de, Allah’a en yakın olduğu andır. İnsanoğlu ilk doğduğunda, tertemiz bir öz (ruh) ile, iyi veya kötü yönde gelişmeye açık adeta sıfır konumunda yaratılmıştır. Ona yaratılışında emanet olarak verilen "ene"nin varlığı itibarî olup, mâhiyetçe su buharına benzer. Su buharı, sıvılaşabilir, buz haline gelip, katılaşabilir, kirlenebilir, temizlenebilir, hatta tekrar sıvı haline gelip, buhara da dönüşebilir. Bu açıdan benliğin oluşumu, şekillenmesi, modern psikolojide ve gelenekte, su buharına ve buzlanmaya benzetilmiştir. Ego, altıncı aydan itibaren şekillenmeye başlar. Çocuk üç yaşına geldiğinde belli bir kıvama erişir. Bülûğ çağına kadar olgunlaşmaya devam eder. Benlik ve bir nevi ego kristalizasyonu olan kişilik, bir örtü olup, insanın ruhunu (özünü) kuşatır. Anahtar ve çekirdeğe benzetilen benlik emaneti üzerinde, nisbî hakikatlerin ve güzelliklerin açığa çıkmasına vesile olan kişilik yapıları inşa edilir. Batı kültüründe insanın ego ve kişilik maskesiyle hayatını sürdürmesi teşvik edilirken, İslamî psikolojide, insanın kişilik maskesini (dış benlik) eriterek, ruhu ve vicdanıyla (iç benlik) buluşması, kalb ve ruhun hayat derecelerine çıkması teşvik edilir. Bu itibarla, bugünkü Batı kültüründe imaj, görüntü, dış başarı ve maddî zenginliğe çok aşırı değer verilirken, gelenekte ve tasavvuf düşüncesinde vurgu, egonun sıfırlanmasına dayalı olarak şekillenen iç temizliğine, gönül ve ahlâk zenginliğine yapılır. Ego şişmesinin değişik tezahürleri olan riya, şöhret, kibir, gurur, kendi ameline güvenme, kendini öne çıkarma gibi insanlık hâlleri mânevî hastalıklar olarak görülür. Ego şişmesi yaşamamak için Bediüzzaman’ın İhlas Risalesi’ndeki tavsiyesi; bir buz parçası nev’indeki kişiliği ve enaniyeti, Kur’ân’ın kevserinden süzülen tatlı havuzun içine atıp eritmektir.

Nefsin(ego) varlık konumu
Nefis, beden ile ruhun arasında bir mahiyet arzettiğinden, insan yaratılış itibarıyla O-O değil (hüve-lâ hüve) makamında veya berzahında bulunur. İbn-i Arabi’nin literatüründe nefis, iki şey arasında bulunduğu yer ile tanımlanır(O-O değil). Açarsak, insan nefsi(egosu), hem cennete doğru yükselen Tûba ağacının, hem de cehenneme doğru kök salan Zakkum ağacının potansiyel tohumlarını ihtiva eden iki anlamlı bir varlık olup, bu iki anlam arasında binlerce derecelendirme gözlenmektedir. Bu açıdan nefis(ego) hem Allah’ı ("O"nu) gösteren hem de "O"ndan uzaklaşan iki yönlü gelişme potansiyeline sahiptir. Nefis veya ego, kendine zâtî bir kıymet verdikçe "O değil" yönüne doğru kayar ve kendini küçük Firavun, Nemrud, ilâh veya ilâhe olarak görmeye başlar. Öte yandan nefis veya ene, kendini hiç bilse, kendine zâtî bir değer vermese ve her şeyi Allah’tan bilse, o zaman da "O" yönünde ilerleyen ve "O"nu gösteren bir âyine olmaya başlar. Bu yüzden mânevî yolculuk, ilâhî tecellilere mazhar oluncaya kadar, "O değil" ismi altında toplanan nefsanî sıfatların ve isteklerin yok edilmesini veya yönlerinin helâl daireye çevrilmesini gerektirir. Bu mânevî yolculuğun diğer bir adı da ego noktasında "sıfırlaşma" sürecidir. Çünkü ego ya şişme veya sıfırlaşma yönünde gelişip yeşerir. Ego şişmesi, her türlü kişilik ve karakter bozukluğunun temelini oluştururken, egonun eritilmesi de her türlü insanî güzelliğin başlangıç noktalarından birini teşkil eder. Gelenekte ve İslam’ın kalb ve ruhî hayatında, Allah’a doğru gidiş ve "O"nu gösteren bir âyine olmaya çalışma, "ferdin kendini sıfırlama yolculuğu" olarak da tarif edilir. Bediüzzaman (ra) bu meseleyi açıklarken şöyle der: "Ene kendini bizzat var bilirse, yokluk ve karanlığa düşer, kendini yok bilirse varlığa ulaşır. Yoklukta varlığı, varlıkta yokluğu bulunan iki yönlü izafî varlıktır. O halde eneyi yırt, ‘Hüve’yi göster. "

Fıtratların farklı kemâl noktaları
Fıtrat kelimesine "bir şey üzerine yaratılmak" mânâsı veren İbn-i Arabi, insanların yaratılırken, işler, hâller ve ilimler alanından biri üzerine daha baskın yaratıldığını belirtir. Bediüzzaman (ra) Sözler isimli eserinde (30. Söz, Zerre Bahsi 3. Nokta) bu hakikate daha farklı bir şekilde yaklaşarak, günümüz Türkçesiyle "Sani-i Hakîm her şey için o şeye münasip bir kemâl (mükemmellik) noktası ve feyz alabileceği ona lâyık bir varlık derecesi tayin etmiştir. Her varlığa kendisi için takdir edilen kemâl noktasına çalışıp gitmesi için de bir istidat (potansiyel kabiliyetler, eğilimler) vermiş ve varlıkları o kemâl noktalarına doğru sevk etmektedir." demektedir.

İnsanoğlunun ulaşabileceği mükemmellik noktaları, işler, hâller ve ilimlerden oluşan egonun üçlü sacayağı üzerinde şekillenir. Dolayısıyla üçlü sacayağını esas alan mükemmellik modelinde, farklı ağırlık ve denge merkezlerine dayalı farklı mükemmellikler oluşur. Bazı insanlar, ilim ağırlıklı, bazıları his veya hâl ağırlıklı, bazıları da iş ağırlıklı mükemmellikler sergilerler. Ama her insan kendi istidadı ölçüsünde kendi mükemmelliğinin zirvesine çıkabilir ve kendi fıtrat grubunda, potansiyelleri ölçüsünde kendi var oluş koordinatlarının sıfırı olabilir. Ama bir başkasının sıfırı olamaz. Kendi sıfır dürbününden Allah’ı gösteren bir âyine olur. Benlik yapısında sivrilikler ve çıkıntılar olduğu müddetçe, âyinelik fonksiyonunu yerine getirmede problemler yaşanır ve bu, insanın kendi nefsiyle imtihanı olarak tarif edilir.

İbn-i Arabi, dinin temel maksatlarından biri olan "insan mükemmelliği"nin (kâmil insan olma), işler, hâller ve ilimler olarak üç alana dayalı modeller üzerinden gerçekleştirildiğini belirtir. Bu üçü arasında hem fert, hem de toplum seviyesinde dengenin ve adaletin sağlanması dinin temel emirlerindendir. Bazı peygamberler, işler alanında, bazı peygamberler hâller (gönül ve duygular) alanında bazıları da ilimler alanında mükemmellik modellerini zirvede temsil etmişlerdir. Son Peygamber olan ve bütün insanlığa gönderilen Hz. Muhammed (sas) ise, işler, hâller ve ilimler alanlarının üçünde ve bu alanlara ait fıtrat gruplarının hepsinde insan mükemmelliğinin bütününü zirve noktasında temsil ettiğinden, varlık ağacının en güzel meyvesidir. Bediüzzaman da (ra) bu paralelde Peygamberimiz’i (sas) nefislerin terbiyecisi, akılların rehberi ve kalblerin sevgilisi olarak bizlere tanıtmaktadır (19. Söz, 7. Reşha).

Bediüzzaman (ra), Sözler (24. Söz, İkinci Dal) isimli eserinde, "Niçin bir hakikat çok renklere girer?" sorusunu cevaplarken kullandığı "zühre", "katre" ve "reşha" temsilinde, insanların dokuz mizaç, kişilik (fıtrat) kabilesine ait olduğunu ve bu temsillerin aynı zamanda bu dokuz kişilik taifesinin hakikat yolculuklarına işaret ettiğini küçük dipnotta belirtir. Allah’ın isimlerinin tecellilerine ayna olma noktasında, zühre, hakikat güneşinden gelen ışığı kendi rengini de katarak yansıtan çiçek; katre ve reşha damla ve parlak su sızıntısı mânâlarına gelir. Ancak reşha, ışığı doğrudan kaynağından alıp, kendinden hiçbir şey katmadan yansıttığı için zirveyi temsil eder. Reşhanın doğrudan hakikat güneşini gösteren, renksiz ve gölgesiz bir âyine (sıfır) olarak, egosunu sıfırlayarak hakikate yolculuğu temsil ettiğini ifade eder. İnsan kendi benliğinin ait olduğu fıtrat grubunda, üzerindeki nimetleri Allah’tan bildiğinde, kendisinde sadece kusur ve noksanlık bulunduğunu idrak ettiğinde, diğer grup üyeleriyle meşveret ve kolektif şuur sofrasında bir araya geldiğinde, reşha yolunda giden insan olma sürecine ilk adımını atar. Bu açıdan insanın sıfır olmaya çalışması, hem diğer kişilik gruplarındaki güzellikleri ve renkleri kendi bünyesinde toplayıp beyaz renge dönüştürerek insanlık havuzunda, hakikat güneşi altında erimesi, hem de sahip olduğu her şeyi Şems-i Ezelî olan Cenab-ı Hakk’tan bilip, O’na vermesi ve O’ndan bilmesi demektir. Yapılan işlerde egonun memnuniyetini değil "Rıza-yı İlâhî’yi aramalı" şeklinde özetlenebilecek bu var oluş seviyesi, Bediüzzaman’ın (ra) ifadelerinde çok farklı bir temsille taçlanır. Ona göre, kişi kendini kuru bir asma çubuğu olarak görmeli, öyle bilmeli (sıfır olma konumu), sahip olduğu nimetleri ve güzellikleri de kendisine Rahman ve Rahim olan Allah (cc) tarafından takılan üzüm salkımları olarak idrak edip, hamd ve şükür ufkunda dolaşmalıdır.

Farklı faziletlerin kaynağı
İnsan mahiyeti itibarıyla, bütün ilâhî isimleri fıtratında topladığı için, bu esmayı bir dereceye kadar, kabiliyetler şeklinde kendinde gösterir. Ancak her insanda bir veya birkaç isim, baskın olarak tecelli eder ve davranışlarında öne çıkar. Peygamberlerin gönderilme hikmetlerinden biri, insanların yaratıldığı fıtrat kalıbı üzerinde inanç, düşünce ve fiillerinin, onlardaki hâkim esma motifiyle uyum içinde şekillenmesine vesile olmaktır. Fıtratımızın süslendiği her ilâhî ismin ne olduğu ve bunun Hak ile olan münasebetine dâir ilim, bizatihi istemedikçe ve yolunda olmadıkça, kişiye verilmez. Esmâ-i İlâhîye’nin odak noktası olan insanda, dengeli ve uygun bir şahsiyetin, karakterin ortaya çıkıp çıkmaması, bu konudaki azim ve gayrete, irade, şuur ve vicdan eğitimine bağlıdır.

Fıtratlara dağıtılan ahlâkî özellikler, ilâhî sıfatlar olduğundan, hepsi güzeldir ve insanların doğuştan gelen fıtratlarında kısmen ve potansiyel olarak vardır. Bu noktada "Allah’ın üç yüz (veya üç yüz altmış) ahlâkı vardır. Kendi isteğiyle bunlardan biriyle ahlâklanan kimse Cennet’e girer." hadîsi çok mânâlıdır. Bu da insanların kendi fıtrat çizgilerinde hakikatı bulabileceklerinin bir başka delilidir. Çünkü Allah’ın güzel ahlâkları bütün fıtrat motiflerine dağıtılmıştır. Her insana, yaratılırken bu güzel ahlâk havuzundan, takdir-i ilâhî olarak, birer parça verilmiştir. Kişi yaratılıştan kendisine verilen bu fıtrî ahlâkî değerleri koruyabilir ve imanla zenginleştirebilirse, sâlih bir kul olma yoluna daha kolay girer.


“Ben Sıfırım”
İnsan kendini "sıfır" kabul etmeli; "sıfır" bile değil, Arapçadaki hâliyle "sifir" bilmeli. Çünkü "ı"larda kendini hissettiren bir sertlik var. Kendinde bir şey vehmeden kaybetmiştir. İkram ve imtihan-ı ilâhî olarak bazı şeyler kendisine gösterilse veya güzel rüyalar görse, bunu dahi anlatıp kendine pay çıkaran hasta ruhlar vardır. Bu çok tehlikeli bir yoldur. Daha tehlikelisi de "Aczimize binaen Allah zaman zaman lütfediyor böyle..." denmesidir. Bir adam uçsa, gitse ağacın tepesine konsa, sonra da bunu sağda-solda anlatsa, bu adam boştur. Ben nezâketim icabı böyle diyorum, yoksa o adam bomboştur. Çünkü Hak dostları Cenab-ı Hakk’ın sırlarını ifşa etmez. Bu türlü lütuflar uluhiyete ait sırlardır, ifşa edilmez. Allah da zaten sırrını yayacak kimselere onları bildirmez. Bunlar imtihan vesilesidir. Bunlar tehlikeli ve ses çıkarılmaması gereken, bir yerde cepteki bozuk paralardır, hissettirilmemesi gerekir. Bozuk paraları şıkırdatırsan avcılar seni duyar, bu avcılar yaman olur, endişe et ki seni vurur.

Allah’ın has kulları kendisini hiçbir şey görmez. Meselâ, Kutup önünü hep sisli-dumanlı görür. Ufku açık değildir. Herkes onu ulaşılmaz zirvelerde müşâhede eder; ama o kendisini çukurlar içinde görür.

Ayakların hep yere bassın, düştüğün zaman canın yanmasın, bir tarafın kırılmasın. Kendi vehimlerinle oluşturduğun dünyada bulunduğunu zannettiğin yüksek yerlerden düşersen, düştüğün yer en derin çukurlar olur ve hiçbir yerin sağlam kalmaz. Dikkat et, makamın, olduğun zannettiğin yer değilse, düşmen de kaçınılmazdır.


M. Fethullah Gülen

- Kaynak: www.herkul.org. Kırık testi. 18.11.2001



Toplumun mânevî sigortaları: Kâmil insanlar
Âlemlerin yaradılış hikmetlerinden biri, kâmil insanların yetişmesidir. İnsan mükemmelliğinin zirvesi, ubûdîyet makamıdır. İnsanın, önce Allah’ın kulu olması gerekir. İnsan-ı kâmil, vahyedilmiş son dine göre Allah’a ibadet ve her dille O’nu tesbih eder. Kâmil insan, nefsini bilir ve kendine hiçbir değer vermez. Kendini sıfır görür. Kulluk dairesinin işlerini, Rububiyet dairesinin işleriyle asla karıştırmaz. Kendilerinden bir iş zâhir olduğunda, bunu nefislerine atfetmezler. İnsan-ı kâmiller, murad-ı ilâhîye uygun olarak merhametli, affedici, seven, cömert, âdil insanlardır. İbn-i Arabi, kâmil insanların, âlemlerin mânevî sütunu olduğunu söyler. İnsan-ı kâmilleri olmayan âlemler çöker, ölür veya ölmeye yüz tutar. Modern zamanlardaki tabiat, çevre, toplum yozlaşması ve çürümesi, yeryüzündeki insan-ı kâmillerin sayısındaki azalmanın açık bir işareti olarak da yorumlanabilir. Bu açıdan kâmil insanlar, bulundukları beldelerin mânevî sigortalarıdır. Çevrenin ve toplumun görünmeyen kazalardan korunmasına vesile olurlar. Bu hakikate bağlı olarak akıllı insanlar, hem görünen, hem de görünmeyen kazalara karşı, insan-ı kâmil yetiştiren kurumlara ve insanlara destek olarak kendilerini sigorta ederler.
Özetle, "sıfır insan" olmak, insana emanet olarak verilen benliğin sağlıklı kristalizasyonuna, doğuşta fıtraten sahip olduğu ve ego teşekkülüyle kısmen kaybettiği "Allah’ı gösteren bir ayna olma" özelliğini tekrar Kur’an ve Sünnet’in ölçüleri içinde iradesiyle geri kazanma yolunda verilen mücadelenin bir başka adıdır. Peygamberlerin (as) tebliğ ettiği yolda yürüyen insanlar, bu yüzden sürekli kendilerini sıfırlama gayreti içinde olmuşlar, tevazu ve mahviyetleriyle insanlara yol göstermişlerdir. Peygamberimiz’i (sas) ve getirdiği vahyî bilgiyi, terbiyeyi kabul etmeyen ve sadece aklı rehber edinen kimseler de, sürekli kendilerinde bir değer ve önem vehmetmiş, egolarını şişirerek, kendilerini yeryüzü tanrıları, ilâhları, ilâheleri olarak görmüşlerdir. Bu insanlar kendilerini yücelterek, hatta kendilerine tapınarak gurur ve kibir içinde hayat sürerek nefislerinin kölesi olmuşlar ve insanlığa geçici, dünyevî lezzetlerin ve aldatıcı zevklerin yolunu göstermişlerdir. Netice itibarıyla bu yolda ilerleyen insanlar, "Ve insan aldandı.." hakikatinin talihsiz temsilcileri olmuşlardır.


comments powered by Disqus