Bir gün yaşlı bir amca, kucağında 8–10 yaşlarında baygın bir kız çocuğuyla sağlık ocağına geldi ve çocuğun son günlerde çok fazla istifra ettiğini, ishali olduğunu belirterek, onu imkânsızlık sebebiyle ancak bayıldığında sağlık ocağına getirebildiğini söyledi. Küçük kızın tansiyonu epeyce düşüktü; bu sebeple ona hemen serum taktık ve ayılmasını beklemeye başladık. Kısa bir müddet sonra kızcağız kendine geldi. Dedesi çok mutlu olmuştu. Aylardan ağustos idi. Küçük kızda bağırsak iltihabı olduğunu düşünerek, reçeteye mikrop öldürücü ilâçlar yazdım. Çocuk ayağa kalkmıştı ve artık onu evine gönderecektim. Muayene odasının kapısına doğru yönelen çocuk, büyük bir öğürtü ile kustu. Ancak o da ne?!.. Çocuğun ağzından 20–25 santim uzunluğunda, tıp dilinde Askaris denen yuvarlak bir solucan fırlamıştı. Böyle bir hâdiseyle ilk defa karşılaşıyordum. Solucan yerde hareket edebiliyordu. Demek ki çocuğun zayıf olmasının ve istifra etmesinin sebebi vücudundaki solucandı.

Bu yaşanmış hikâyecikte olduğu gibi, bazı solucan türleri, insan vücuduna yerleşmekte ve bilhassa beslenme eksikliğine ve kansızlığa sebep olmaktadır. Ancak hemen bütün solucanları suçlamayalım. Aksine büyük bir kısmı toprakta ve değişik ziraî ürünlerde yaşayan bu küçük canlılardan Lumbricus türü toprağı havalandırmada vazifelendirilmiştir. Solucan dendiğinde birbirinden farklı üç büyük grup canlı akla gelmelidir. Halkalı solucanlar (Annelida), Yuvarlak solucanlar (Nematoda) ve Yassı solucanlar (Platyhelminthes) olarak ayırabileceğimiz bu gruplar içinde parazit yaşayanlar, genelde yuvarlak ve yassı solucanlardır. Bildiğimiz mânâda sert bir iskeletleri olmayan, ancak sağlam bir deri-kas kılıfıyla korunan bu canlıların el, ayak, beyin, göz ve kulak gibi organları da yoktur. Ancak her varlığa ihtiyacına en uygun donanımı veren Kudreti Sonsuz, solucanlara da yaşadıkları ortamda ihtiyaç duyacakları bütün teçhizatı farklı yapı ve şekilde ihsan etmiştir. Dış ortamdaki değişikliklerin farkına varmaları için, solucanların da kendilerine göre çeşitli duyu hücreleri ve ip merdiveni şeklinde, çok sanatlı sinir sistemleri vardır.

Bir canlı olarak bütün ihtiyaçları karşılanan solucanların bazı türleri, niçin insanlara ve bazı hayvan türlerine musallat edilmiştir? Acaba insan bağırsağında yaşayabilen parazit solucanların faydalı yönleri de olabilir mi? Hakir, pis ve iğrenç gördüğümüz bu canlıların yaratılışlarında ne gibi hikmetler vardır?

Bağırsak solucanlarının bilhassa iki türü (Necator americanus ve Ascaris lumbricoides) sık olarak hastalık yapmaktadır. Bildiğimiz mânâda bir beyni bile olmayan bu canlılar, bağırsaklarda erişkin solucan oluncaya kadar bütün beslenme ve hayat şartlarını biliyormuş gibi çok enteresan safhalardan ve yollardan geçmektedir. Bu hayat safhalarını takip ettiğimizde ancak bir akıl ve şuurla yürütülebilecek karmaşık süreçlerle karşılaşmaktayız. Solucanların böyle bir ilim ve kudreti olmadığından, onların bu mu'cizevî hayat tarzları ister istemez bizleri hayrete sevk etmektedir.

Ankilostomia hastalığına yol açan Necator americanus isimli yuvarlak ve kancalı kurtlar, yaptıkları toprak ile temas eden deri bölgesini delerek vücuda girer. Gözle görülemeyen bu kurtçuklar toplardamar ve lenf damarlarıyla akciğere gelir. Bu damarlar içinde akan kırmızı ve beyaz kan (lenf) dolaşım sisteminin düzeni gereğince önce kalbe ve arkasından akciğere uğrar. Akciğer kılcal damarları küçük ve dardır. Kurtçuklar buraya takılıp ileriye gidemeyecekleri için, kılcal damarları ve akciğer dokusunu delerek akciğer hava keseciklerine (alveollere), buradan da yukarıya tırmanarak hava yollarına (bronşlar ve trakea) ulaşır. Nefes borusunu (trakea) delerek yemek borusuna, oradan mideye ve bu uzun seyahatin sonunda da bağırsaklara geçerler. Bağırsak yüzeyine (mukoza) vantuzlarıyla yapışıp tutunarak burada erişkin kancalı kurt hâline gelirler. Bağırsak mukozasından kan emerek beslendikleri için, bunların bulundukları bünyede kansızlık ortaya çıkar. Kancalı kurtlar yumurtalarını bağırsak içine salar. Dışkı ile toprağa düşen yumurtalar, burada açılır ve çamurda çok küçük kurtçuklar oluşur. Bunlar aynı hayat serüvenini yaşamak için, yalınayak üzerlerine basacak bir insan ayağı beklerler.

Ascariasis hastalığına sebep olan yuvarlak solucanlardan Ascaris lumbricoidesin yumurtaları ise, iyi yıkanmamış marul, yeşil soğan gibi çiğ yenen sebzelerle veya pis sularla ağızdan alınır. Sindirim kanalı boyunca ilerleyen ve mide asidinde parçalanmayan bu yumurtalar, bağırsaklarda açılır ve içinden kurtçuklar çıkar. Bu küçük solucanlar vazifelerini biliyormuşçasına bağırsak duvarını delerek, buradaki sindirilmiş besinleri toplayan kan damarlarına geçerler. Daha sonra bu damarların toplanarak birleştiği (bağırsaklardan besin maddelerini karaciğere götüren) vena porta (kapı toplar) damarına geçerek karaciğere gelirler. Giderek büyüyen bu kurtçuklar, karaciğer kılcal damarlarında takılırlar. Damarı ve karaciğer dokusunu yukarı doğru delerek, karaciğer ile akciğer arasındaki diyafragma kasına ulaşır ve burayı da geçerek akciğer yüzeyine ulaşırlar. Akciğerlerin dış yüzeyini bir burgu gibi yavaş yavaş delerek içeriye doğru ilerleyen solucanlar, nihayet akciğer hava keseciklerine (alveollere) gelir. Aynı kancalı kurt gibi önce soluk borusuna, oradan delerek yemek borusuna, mideye ve en sonunda bağırsaklara gelip yerleşirler. Bağırsaklarda bu defa erişkin solucan olarak yaşarlar. Kişinin aldığı besin maddelerine ortak olduklarından, girişteki küçük anekdotta zikredilen kız çocuğunda olduğu gibi beslenme ve büyüme problemine yol açarlar.

Her iki bağırsak solucanının yavruları olan kurtçuklara, hiç şaşırmadan ilerledikleri yollardaki davranışlarına ait bilgiyi, harita ve yol mühendisliğini kim öğretmiştir? İnsan gibi en üstün yaratılmış varlığın vücudunda gezinen küçük kurtçuklardan haberimiz bile olmuyor. Kancalı kurtlar topraktan, deriyi delip içeriye girerken deride hafif bir kaşıntı ve nefes borusunu delip yemek borusuna geçerken geçici bir öksürük nöbeti dışında herhangi bir belirti vermeden yollarına devam ediyorlar.

Bu esrarengiz solucanların ne gibi hikmeti olabilir sorusunu tekrar hatırlatırsak; son zamanlardaki lâboratuvar çalışmalarında, enteresan bir netice olarak, çocuklarda geçirilmiş parazit hastalıklarının astım gibi alerjik hastalıkların gelişmesini önlediği ve hattâ bunların tedavisine vesile olduğu keşfedildi.

Nottingham Üniversitesi'nden Dr. Pritchard kanımızı emen solucanların zannettiğimiz kadar kötü olmadığını buldu. Bunu destekleyen çok sayıda ilmî makale yayımlandı. Öyle görünüyor ki, Şâfi-i Alîm bu parazitleri hikmetsiz yaratmamış, ekolojik dengedeki bilemediğimiz rolleri dışında, vücudumuzdaki alerjik reaksiyonları azaltıcı bir vazife de vermiştir. Türkiye'de Doğu Karadeniz ve Çukurova bölgesinde çıplak ayakla tarlada çalışan insanlarda bu parazit hastalıkları sık görülmektedir. Papua Yeni Gine'de çalıştığı yıllarda parazit taşıyan insanlarda alerji olmadığını fark eden araştırmacı, solucanların, konakladıkları insandaki alerjik reaksiyonları kıran bir mekanizmayı harekete geçirdiklerini bulmuş. Dr. Pritchard, teorisini ispat etmek için alerji şikâyeti olan (kendisinin de aralarında bulunduğu) 15 kişiye 10'ar adet kancalı kurt bulaştırmış. Parazit bulaştırılan kişilerdeki bütün alerjik belirtiler altı hafta sonra kaybolmuş. Dr. Pritchard, bulaştırılan kurt sayısının fazla olmasının mide ağrıları ve ishale sebep olduğunu ancak 10 kurt verilen hastaların hâllerinden şikâyetçi olmadıklarını söylüyor. Bu insanlar alerji belâsından kurtulmalarına rağmen kurtlarını muhafaza etmek istiyorlarmış. Dr. Pritchard'a göre vücuda parazit verilerek tedavi edilebilecek, alerjik rinitten astıma, Crohn hastalığından artritlere kadar yüzlerce bağışıklık sistemi hastalığı mevcut. Dr. Pritchard'ın solucan çalışmasını duyanlar internette parazitle tedavi grubu bile kurmuşlar. Meksika'da faaliyet gösteren bir klinik, kendisine başvuran alerjik hastaları solucan bulaştırarak tedavi etmeye başlamış.

Kronik alerji gibi birçok otoimmün rahatsızlıktan muzdarip, dertlerine derman bulamayan milyonlarca insan, gerçekten çok çaresiz durumdadır. Alerjilerimizden kurtulmak için tabii ki hemen kendimize parazit bulaştırmaya kalkmayacağız. Ancak Allah'ın her yaptığında ve yarattığında mutlaka bir hikmet vardır mucibince, bu bilgiden istifade edilebilir ve solucanlar kullanılarak bazı ilâçlar da geliştirilebilir. Belki de bu şekilde astım başta olmak üzere, rinit, atrtit gibi pek çok otoimmün kaynaklı hastalığı solucanlardan öğrendiklerimizle tedavi edebileceğiz.

comments powered by Disqus