Sorular ve Cevaplar (Kasım 1979)


S - Hz. Adem’le Havva’dan dünyaya gelen çocuklar o zaman evleniyorlardı da şimdi neden yasak edildi?

C-
Bu sorunun da, benzeri sualler gibi belli miktarlarda ayarlanıp, sistemli olarak gençler arasında neşredilmesi itibariyle çeşitli yönleri bulunmaktadır.

İlk evvela ortaya atanların samimiyetine inanmak oldukça güçtür. Arkasında söylenmesi istenen şey, az bir dikkatle anlaşılacak kadar görünür halde ve vâzıhdır. Bütün bunların arkasında mühim hedeflerinden birisi, belki de birincisi ise, dinin esasında bir kısım tenakuzların bulunduğu zannını uyarmaktır.

Aynı cinsten soruların hepsinde nifak rejiminin menfi kaideleri mevcuttur. Haşa!. (Allah yok. Din bir afyon. Mukaddesler birer tabu ve emperyalizmin istismar vasıtaları. Aile ve onda haram ve helal sınırları âlemşümul hakikatlere zıt ve belli bir dönemin değişik istismar unsurları, vs.)

Bu çirkin perdenin aralanmasıyla görünen şeyi uzun boylu izah etmeye gerek var mı?. Birbirine zıt emirlerle bu güne kadar devam eden din, artık akıl ve mantığın zaferi karşısında mercüyyetini kaybetmiştir. Öyle ise serazat ve çakırkeyif, aklımıza esen herşeyi yapmalıyız. Bu, kız kardeşle, hala ve teyze ile evlenme bile olsa..

İşte masum gibi görünen sualin arkasındaki tüyler ürpertici şeni tasavvurlar ve iğrenç planlar ve işte (pozitivizm) ve “rasyonalizm” kalkan yapılarak, körpe dimağların iğfal edilmesi.

Cemiyetimizin bir kesiminde, dinin ve neslin muhafazası prensibini tahrip etmeyi hedef alan bu istifham, imal edildiği çevreye bakılarak cevap verilmese ve ortaya sürenlerin fikir çarpıklıkları itibariyle, bu da onların saldırıları itibariyle doğrulardan biridir dense, belki daha isabetli olacaktır. Ama biz yine de bir iki cümle ile üzerinde durup birşeyler söylemek istiyoruz.

Evvela bu bir dini mesele, hem de dinin teferruatına ait bir meseledir. Dine inanmayanın, hele din’in temel prensiplerini kabul etmeyenin, bu türlü şeyleri kurcalamağa asla hakkı yoktur.

İkinci olarak din, emir ve yasaklarıyla inananlar için bağlayıcı olduğunda kimsenin tereddüdü olmasa bile, münkirler için böyle bir şey iddia edilemez. Bu itibarla, bir kısım kimseler ibahiye düşüncesi içinde, her istediklerini yapsalar dahi, inanan hiçbir insan onlara karışmayacaktır. Nitekim şu anda bilip karışmadığı gibi. Zira her dindar katiyyen bilir ki, amel ve davranışlardaki sapıklık ve inhiraflar sadece ve sadece, düşünce, tasavvur ve kanaat bozukluğundan doğar. Bunlara istikamet getirilemedikten sonra, davranışları düzeltmeğe uğraşmak beyhudedir.

Üçüncü olarak, bu, dinin teferruatına ait bir meseledir. Bu türlü meselelerde, beşerin tekâmülüne muhazi (paralel) olarak, gelişme manasında değişmeler olmuştur. Şu anda muhatabı bulunduğumuz emir ve yasaklar -hikmetlerden kat-ı hazar- o zamanki emir ve yasaklardan farksızdır.

Dün, bir batında dünyaya gelenlerin izdivacını yasaklar; bugün de anne-baba münasebeti zaviyesinden yasaklar kor ve “bu muamele haramdır” der. Bu tıpkı bir çocuğun bütün bir gelişme döneminde, hayatına ait kanunlara müdahale edildiği, yemesi, içmesi ve giymesi değiştirildiği; hatta seviyesine göre bir dil kullanılıp tenezzülat yapıldığı gibi, devamlı gelişme kaydeden beşer hayatında da aynı şeylere riayet edilmiştir. Nasıl ki, çocuğun bakım, görüm ve anlayışına riayet etmek bir küçüklük; hatta bilgisizlik değildir; aksine bir büyüklük ve irfan işidir. Öyle de, dünden bugüne gelişen ve olgunlaşan insanlığın, her devrine göre kanun koymak aynı-hikmet ve hakikattir.

Dördüncü olarak, bu meselenin, sualde ifade edildiği şekilde cereyan etmesi, itimat edeceğimiz kaynaklarda mevcut değildir. İsrailiyat menşeli olduğu kanaati daha kuvvetli görünmektedir. Ancak Kuran-ın naslarına istinaden hilkat zincirini Adem (a.s.) ve zevcesine bağladığımız için, böyle bir şeyi kabul etmeye kendimizi mecbur biliyoruz. Meselenin aslına inilmeden olduğu gibi kabul edildiği takdirde, beşere maslahatlara riayet dersi verme sadedinde geçici olarak cevaz verilmiş ve sonra kaldırılmak suretiyle zamanla bu kabil ahkâmın değişebileceği ihtarı yapılmıştır.

Beşinci olarak, muvakkaten tecviz edilen böyle bir muamele, muhataplarının farklılığıyla hususiyet arz etmektedir. Evet... Yetiştikleri yuva, gökten gelen emirlerle daima nurlu ve hane halkı olarak vicdanları devamlı uyanık olan bir aile, elbette ki başkalarından çok farklı olacaktır.

Yeryüzünde ilk insan olma tazeliği; işlenen küçük günah’ın büyük cezasının, gönüllerde ürperti hâsıl eden dehşetinin devam etmesi ve böyle bir zelle ile cennetten uzaklaştırılmış anne ve babanın inkisar dolu birer gönülle, başında bulundukları bir yuvada, mubahlar dahi endişe dolu ve ürkütücüdür.

Böyle bir yuvada birbiriyle izdivaç yapacak kimseler yanyana dursalar dahi, oruçlu insan gibi ferman çıkacağı ana kadar birbirlerine ters bile bakmazlar. Böyle bir yuvada kalplerin eğilmesi, vahyin yıldırım gibi çarpan ayetleriyle düzeltilir. Ve... Böyle bir yuvada bütün sınırlar yok edilse dahi, insanlar vicdanlarının sarp yapısını aşamayacaklardır.

Hâlbuki daha sonraki hanelerde, bahsedilen manaların ve bağlayıcı hususların hiçbiri bulunmadığından, sınırlara riayet edilemeyecektir. Belki de çok erken yaşlarda münasebetsiz davranışlar bütün bir hayat boyu hacâlet halini alıp devam edecektir. Hele aile yuvasının muhtaç olduğu huzur ve emniyeti öyle ihlal edecektir ki o yuva artık bir çıyan yuvasına inkılâp edecektir.

Şimdi bir kere düşünün; kız kardeşine, halasına yeğenlerine karşı behimi hislerinin mağlubu sergerdan bir gurubun barındığı evde huzur tasavvur etmek mümkün müdür!.

Herkes göz koyduğunu kapmak için, kötülükler düşünecek, hatta öz kardeşleriyle rekabete girişecek; belki de, aynı düşünce ile Hz. Adem’in evlatları arasında cereyan eden, cinayetlere başvurulacak ve keşmekeşlikler sürüp gidecektir.

Demek ki koruyucu müeyyideler; vicdanları uyanık tutan saikler mevcut ise, mevzuat olduğu zaman, o türlü mevzuat suiistimal edilmese bile, tembih edici faktörlerin yok olması, bağlayıcı atmosferin silinip gitmesiyle her çeşit suiistimal mevcut olabilecektir.

Ben, sırf batılı tasvir etmemek için duyduğum ve gördüğüm şeylerin şerhini getirmek istemiyorum. Yoksa ailedeki küçük ihmallerin neticesi, insanı insanlığından utandıracak öyle hadiseler cereyan etmektedir ki, onların karşısında ürpermemek mümkün değildir.

Bu hususu da noktalarken diyebiliriz ki: hanelerinin duvarlarında “İniniz, bazınız bazınıza düşman olarak” sesinin ihtizazları duyulan bir hane, havi bulunduğu haşyet, saygı, ürperti ve sarsıcı endişelerle günümüzün hanelerine benzemediği gibi, o haneye ait muvakkat ahkâm da, hanelerimizdeki ahkâma benzemeyecektir.

Kaldı ki, bu şekilde cereyan eden muamelenin adedi hakkında da birşey söylememiz oldukça güçtür. Belki hadise bir kere, belki de iki kere cereyan etti.

Beşinci olarak, izdivacın tekeffül ettiği hikmetlerden bir tanesi de, servet dağılımını temin ve malın belli ellerde teraküm ve tedavülünü (1) önlemektir. Hâlbuki o devirde bütün insanlar Hz. Adem’in evlatlarından ibaret olduğu ve küre-i arz baştanbaşa onların istifadelerine takdim edildiği için, ne temerküz, ne tehaşşüd(2), ne de teraküm asla bahis mevzuu değildir. Günümüzde ise, içtimai yapı kazandığı hüviyetle büyük farklılıklar arz etmektedir.

Şunu da hemen arz edeyim ki; başka tariklerle servet dağılımı yapılsa değişik ahkâm ortaya çıkacak değildir. Bu mevzuda söylenmiş ve söylenecek her söz, mutlak hikmet sahibinin hikmetine hayranlık ifadesi ve destan tutmaktır.

Acaba, Cenâb-ı Hak bu meseleye değişik bir şekil veremez miydi?..

Zat-ı Ulûhiyete karşı böyle bir soru, beni bilgisizlik hem de suiedeptir.

Allah (c.c) bir Adem (a.s) ve bir Havva yarattığı gibi, ikinci bir Adem (a.s) ve Havva da yaratabilir. Hem şu anda ve bütün geçmiş devirlerde, binlerce, yüz binlerce âlemler yaratan Allah’a (c.c) ikinci bir Adem, ve Havva yaratmak hiç mi hiç ağır gelir mi? Ne var ki, hikmeti öyle iktiza ettiği için öyle yarattı.

Hem bizim sınırlı ve bozuk güzellik ölçülerimize ve hikmet hendesemize göre yaratacak değil ya...

Biz kâinattaki güzellik ve çirkinlikleri, onun emir ve nehiyleri menşurundan geçirmek suretiyle, güzellik ve çirkinlik şuuruna erebildik. Onun her emrini minhac edinerek eşya ve hadiselerin tefsirine koyulduk. Her hükmünün birer sabit kanun olduğunu kavradığımız nispette, ortaya attığımız prensiplerde isabet edebildik.

O, bütün insanlığı Adem (as) ve Havva köküne bağladı ise öyle olmasını en güzel kabul ettik. Kaldı ki insanlar arasındaki rabıtanın böyle bir kökle alakası da oldukça kuvvetlidir.

Cismâniyetteki bu vahdet, ruhlardaki birliğin tohumunu taşımaktadır. Tıpkı bir ağacın köküne ve çekirdeğine inildikçe birlik zuhur ettiği gibi..

Bu safhada ağaç hem erkek ve hem de dişiyi mündemiç (3) bulunmaktadır. Aşılayan da odur, aşılananda. Birbirinden uzaklaşıp erkeklik dişilik ayrılığı ortaya çıkınca, telkih ve telekküh (4) durumu da değişik olacaktır.

İnsan olarak herkese karşı duyduğumuz insani alakayı, Âdem (a.s) ve Havva vahdetiyle, yaratanın gönlümüze koyduğu muhabbette ve insanlıkta görüyoruz. Dünkü ahkâmın bugünkü değişikliğini ise hükümleri karşısında iki büklüm olduğumuz Zatın hikmetine; hikmet içindeki kökten uzaklaşmaya ve beşeri silsile içindeki teçhiz edilmeye; erkeğiyle kadınıyla insanlığın özüne ait manaları yüklenmeye veriyor. “Her işte hikmet-i vardır, abes fiil işlemez Allah” diyoruz.


________________________

1) teraküm ve tedavül: Birikmek ve elden ele gezme
2) temerküz: Merkezleşme, yığılma
tehaşşüd: Birikme yığılma
3) mündemiç: Dürülüp sarılan, içine alınmış olan.
4) telkih: Aşılama
telekkuh: Gebe kalabilme



comments powered by Disqus