|
Sorular ve Cevaplar (Ocak 1981)
M.F.G |
|
SORU: İnançsız birine neyi, nasıl anlatmalı? CEVAP: Cevaba geçmeden önce bir iki hususu belirtme faydalı olacaktır. Evvela inançsızlığın çeşitleri vardır: şahsın hususi tavrı, iman karşısındaki davranışları, inanılacak şeylerin bütününe inanıp inanmama gibi durumlardır ki, bir kısım farklılıklar göze çarpar. İman esaslarına karşı alakasızlıktan inançsız olan birisi, o esasları kabul etmeyen bir diğerinden farklı olduğu gibi bu da o erkânın bütününü reddeden ve “yok” kabul edenden tamamen farklıdır. Daha değişik bir ifade ile bu hususu şöyle bir tertibe tabi tutmak da mümkündür. 1 - İnanılması gerekli olan şeylerin varlığını düşünmeden, sırf bir alakasızlık ve laubalilikten doğan inançsızlıktır ki; büyük bir kısmı itibariyle muhakemesizlerin, budalaların veya heva ve hevesinin esiri zelil ruhların ve sefil akılların işidir. İnanç adına bunlara birşeyler anlatmak oldukça zor, belki de imkânsızdır. Bunların davranışlarında insiyakilik hakimdir. Kitlenin ağır baskısıyla hareket eder, onunla oturur onunla kalkarlar. 2 - İnanç esaslarını kabul etmeyenlerdir. Bunlar hangi saikle bu duruma gelirlerse gelsinler, münkir ve mülhiddirler. Her toplum içinde en kabarık olan da hemen hemen bunlardır. 3 - İnanılması gerekli olan şeyleri yok kabul edenlerdir ki eski devirlerdeki emsallerine nisbeten, günümüzde bunların sayılan da oldukça fazladır. Bu son iki bölümde ele alınan inançsızı, ayrıca: a) Herşeyi maddeye irca eden ve hiçbir metafizik hadiseye inanmayanlar. b) Bazı metafizik ve parapsikolojik hadiselere inananlar, diye ikiye ayırmak da mümkündür. İnançsızlık, günümüzde azgınlaşan insanoğlunun en bariz vasfıdır. Ve, asrımızın en büyük bunalım âmillerinden birisidir. İnançsızlık bütünüyle bir felaket ve bütünüyle anarşinin temel rüknü ve kaynağıdır. Diyebiliriz ki insanlık en huzursuz demlerini en imansız olduğu devrelerde yaşadı. Rönesans’ın serâzad efendileriyle, Fransız İhtilalinin serserileri, tabakat-ı beşer çapında ilk inançsızlığı temsil eden ve onu yaygınlaştıranlar oldular. Daha sonra ise müjik bir tip ona bir “din” deyip sahip çıktı. Ve, bugün dünyanın dört bir bucağında tutuşturulan fitne ateşlerinin kibriti ve çırası haline getirdi. Bugün artık bir çılgınlık felsefesi olduğu iyiden iyiye anlaşılan bu kabil ilhadın, içtimaiyatçılardan iktisadiyatçılardan daha çok, psikiyatristlerin üzerine eğilmeleri gereken bir mevzu olduğu kanaatindeyim. Psikiyatri kitaplarındaki deli tipleriyle, günümüzdeki inançsız neslin durumu karşılaştırılınca bana hak verilecektir. Ne var ki, bu ne benim mevzuumdur, ne de sorulan soruyla doğrudan doğruya münasebeti vardır. Ancak hem bunu arz ederken, hem de inançsızlığı basit bir tertibe tabi tutarken, inancın dereceleri ve farklılığı gibi, inançsızlığın da dereceleri ve çeşitleri olduğunu göstermeye çalıştık ki, her inançsıza, her söylenen sözün derman olamayacağına, farklı inkârların farklı şekillerde ele alınması lazım geldiğine ve her münkirin durumuna göre irşadın yapılması zaruretine dikkat çekilmiş olsun. Binaenaleyh, inançsızlık içindeki farklılıklar kadar, irşad, uyarma ve ıslahta da az çok birbirinden ayrı usullere başvurmada fâide vardır. İyi bir uyarı ve irşadın yapılabilmesi için, muhatabın yukarıda işaret edilen bölümlerden hangisine girdiğini önceden tespit, bir kısım uygunsuz beyan ve falsoları önlemiş olur. İşin bu kısmı bir hekim hazakati (1) içinde ele alındıktan sonra inançsıza neyin ve nasıl anlatılması lazım geldiği anlaşılmış olur. Mamafih, biz yine de gerek gördüğümüz şu hususları sıralayalım: 1- Muhatabın inançsızlığının nasıl bir inançsızlık olduğu, bütüne mi yoksa bazı rükünlere mi raci bulunduğu hususunun tespiti lazımdır ki, etrafında tahşidat yapılması lazım gelen meseleye gereken ehemmiyet verilmiş olsun. Bu anda körükörüne saplantısı olan veya laubali bulunan biriyle de boşuna uğraşıp vakit kaybına sebebiyet verilmesin. 2- Muhatabın kültür seviyesinin, içtimai ufkunun bilinmesi ve anlayabileceği bir dille kendisiyle konuşulması çok mühim bir unsurdur. Kültür seviyesi oldukça yüksek birisine, daha az mâlumatı olan birinin bir şeyler anlatmağa çalışması umumiyet itibariyle aksülamel (reaksiyon)la karşılanır. Bilhassa günümüzde, enâniyeti çok inkişaf etmiş kimselere -ve hele biraz da birşeyler biliyorsa- laf anlatmak kabil değildir. Böylelerine, kendi seviyelerinde kimselerin ve doğrudan doğruya onları muhatab alıyor havasına bürünmeden, anlatılması gerekli olan şeyleri anlatmada maslahat vardır. Muhatabın anlayabileceği bir dil kullanma da çok mühimdir. Günümüzde düşüncedeki sakatlıklar dilimize aksede ede, onu öylesine perişan etti ki aynı vatan sınırları içinde yaşayan nesillerin aynı dili kullandıklarını iddia etmek imkânsızdır. Vakıa, matbuatta ve TRT’nin birleştirici unsurlar olarak tek-dil ve tekstil mevzuunda müsbet bazı şeyler yapabilecekleri düşünülebilir. Ancak çeşitli ideolojilere gönlünü kaptırmış farklı grupların kendilerine göre kitapları, kendilerine göre gazete ve mecmuaları bulunduğundan zavallı nesil kendi içine kapalı hizipler olarak yaşamadan kurtulamamaktadır. Ayrı ayrı terminolojiler ve ayrı ayrı metodolojiler, nesiller arasında aşılmaz uçurumlar meydana getirmektedir. Bu itibarla, kendisine birşeyler anlatılması düşünülen kimsenin, hangi sözle neyi kastettiğini ve anlatacağımız şeylere ve anlatma usulümüze ne kadar aşina olduğunu çok iyi tespit etmemiz elzemdir. Yoksa birbirini tanımayan iki yabancının, şaşkınlık içinde geçen musahabe benzer bir araya geliş ve, kanaatimce belli bir kesim, böyle bir farklılığı bilhassa körüklemekte ve akıllarını çelebildiği kimseleri belli kitap ve mecmualarla şartlandırmak istemektedirler. 3 - Anlatacağımız şeylerin önceden çok iyi bilinmesi hatta takdim edeceğimiz hususlara dair vârid olabilecek suallere ikna edici mahiyette cevapların hazırlanması şarttır. Aksine küçük bir falso, ehemmiyetsiz bir yanlış herşeyi altüst edebilir. Bu arada bizim bilgisizlik ve görgüsüzlüğümüzle solgun görünen yüce hakikatler, muhatabımızın nazarında küçülür, değersizleşir ve söner gider. Daha sonra karşılaşacağı bu türlü bir araya gelme ve musahabeler için de farklı bir bakış zaviyesine sahip olacaktır ki, kanaatimce bir daha da böyle bir pozisyona gelmemeye gayret edecektir. Böyle bir duruma sebebiyet veren şahıs ne kadar da hüsnüniyetli olursa olsun hatası büyük sayılır. Kim bilir günümüzde böyle yarım mürşidlerden ötürü ilhadda şartlanan ne kadar genç vardır. Eskiler; “yarım molla din götürür, yarım hekim de can”, derlerdi. Aslında, yarım mürşidin zararı hekimden daha büyüktür. Zira, hekim bilgisizliği veya yanlışı kısacık maddi hayatı tehdit etmesine mukabil, mürşidinki uzun ebedi hayatı bozup mahvına sebebiyet vermektedir. 4 - Anlatmada, diyalektik ve ilzam yoluna girilmemelidir. Ferdde enaniyeti kabartan bu usul aynı zamanda neticesizdir. Gönülde inanç nurlarının yayılıp gelişmesi, o imanı yaratacak zatla sıkı münasebet içinde olmağa bağlıdır. Onun hoşnutluğu ve görüp gözetmesi hesaba katılmadan iddialı münakaşalar ve ehli-gaflet usulü münazaralar, hasmı ilzam etme ve susturmağa yarasa bile, tesiri olabileceği kat’iyyen iddia edilemez. Hele böyle bir münakaşa ve münazara zemini açılacağı baştan biliniyorsa, oraya hazırlık ve yüksek gerilimle gelen münazaracılar, münazaracıdan daha ziyade birer hasım halinde gelirler; kinle oturur ve öfke ile ayrılırlar. Kalkarken de ikna olmamış gönüllerinde, anlatılmak istenen şeylere cevaplar araştırma düşüncesiyle kalkarlar. Ötesi malumdur artık. Dostlarına müracaat edecek, kitap karıştıracak ve bin yola başvurup, kafasına sokmağa çalıştığınız şeylerin cevaplarını araştıracaktır. Bu ise onları inançsızlıkta bir kademe daha ileri götürecektir ki, irşadcının asıl yapmak istediği şeye zıt bir durum meydana gelecektir. 5 - Anlatmada muhatabın gönlüne seslenilmelidir. Her cümle samimiyet ve sevgiyle başlayıp aynı şekilde sona ermelidir. Karşımızdakine veya düşüncelerine yönelik herhangi bir huşunet bütün bütün anlattığımız şeylerin tesirini kırar ve inançsızı küstürür. Mürşid, hastasını iyi etme kararında olan müşfik bir hekim gibi, ona eğilen, onu dinleyen ve onun manevi ızdırablarını vicdanında yaşayan gerçek bir havan ve hakikat eridir. Ses ve söz bu anlayış içinde musikileşir ve tatlı bir zemzeme ile karşıdakinin gönlüne akacak olursa bir gönül kazanıldığına inanılabilir. Hatta muhatabımızın mimiklerine ve işmizazlanna dikkat kesilerek kendimizi sık sık akord etmek suretiyle, onu bıktıran, usandıran şeyleri tekrarlamamış oluruz. Burada, şu nokta asla hatırdan çıkarılmamalıdır. Muhatabımız yanımızdan ayrılırken, samimiyet gamzeden davranışlarımızı, tebessüm eden bakışlarımızı ve vücudumuzun her tarafından akıp dökülen ihlas ve inanışımızı alıp götürecek ve hiçbir zaman unutmayacaktır. Bir de buna, ikinci bir defa karşılaşma arzusunu duyduğumuzu ilave edecek olursak, anlatılması gerekli olan şeylerin büyük bir kısmını anlatmış sayılırız. 6 - Muhatabın yanlış düşünceleri, isabetsiz beyanları, gururuna dokunacak şekilde tenkit edilmemelidir. Hele, başkalarının yanında asla küçük düşürülmemelidir. Asıl olan onun gönlüne birşey yerleştirmekse, icabında bu uğurda bizim onurumuz çiğnenmeli ve bizim gururumuz kırılmalıdır. Kaldı ki, karşımızdakinin demine, damarına dokundurarak, ona birşey kabul ettirmek katiyyen mümkün değildir. Aksine, onu her örseleyiş bizden ve düşüncemizden uzaklaştırır. 7 - Bazen böyle bir inançsızı, itikadı sağlam, içi aydın, davranışları düzgün arkadaşlarla tanıştırma, bin nasihatten daha tesirli olur. Ancak, böyle bir yol, her inançsız için tesirli de olmayabilir. İrşadcı az - çok tilmizini tanıyıp ona göre bir metod tatbik etmelidir. 8 - Bunun aksi olarak, davranışlarında gayri ciddi, düşüncelerinde tutarsız Yüce Yaratıcıya karşı teveccüh ve huzuru zayıf kimselerle de asla görüştürülmemelidir. Hele mütedeyyin ve bilgili geçindiği halde ibadet aşkından mahrum duygu ve düşünceleri bulanık kimselerle katiyyen temasına mani olunmalıdır. 9 - Onu, yer yer dinleyip kendisine konuşma fırsatı verilmelidir. Onun da bir insan olduğu düşünülerek aziz tutulup fikirlerine müsamaha ile bakılmalıdır. Ferdin inancındaki keskinliği, kendi içine dönük olduğu nisbette onu olgunlaştırır, faziletli kılar. Dışa ve hususiyle birşey bilmeyenlere karşı ise kaçırma ve nefret hissi vermeden başka birşeye yaramaz. Vakıa, batıl fikirleri dinlemek ruhta yara yapar ve sâfi düşünceleri ifsad eder. Ancak, bu türlü kalbi bir ezaya katlanmakla bir gönül kazanılacaksa dişimizi sıkıp sabretmeliyiz. Yoksa ona hakk-ı fikir, hakk-ı beyan tanımadan, anlatmayı daima elde tutacak olursak, meclis soluklarımızla dolsa taşsa bile muhatabın kafasına birşey girmeyecektir. Bu hususta sevimsizleşen nice kimseler vardır ki, dibi delik kovayla su çekiyor gibi dünya dolu gayretiyle bir ferde istikamet dersi verememiştir. VeyI olsun, başkalarını dinleme nezaketinden mahrum konuşma hastalarına! 10 - Anlatılan şeylerde, anlatanın yalnız olmadığını, kadimden bu yana pek çok kimsenin de aynı şekilde düşündüğünü ifade etmek yararlı olur. Hatta günümüzde bir-iki inanmayana bedel, bir hayli mütefekkirin sağlam inançlı olduğunu mutlak anlatmak lazımdır. Hem kavl-i mücerred (2) olarak değil, misalleriyle anlatmak lazımdır. 11 - Bu çerçeve içinde, anlatmak istediğin şeylerin ilki hiç şüphe yok ki, “Kelime-i tevhid’‘in iki rüknü olmalıdır. Ancak, ya daha evvelki müktesebatıyla veya o anda verilen şeylerle, kalben inanç ve iz’ana erdiği hissedilirse, başka hususlara geçilebilir. İnanç babında gönlü sağlama bağlanmadıktan sonra, inkârcı için her zaman tenkidine cür’et gösterilecek olan teferruatı anlatmada pek de faide yoktur. Netice olarak diyebiliriz ki, inançsızın durumunu tespit ettikten sonra, zikredilen usul çerçevesinde birinci derecede anlatılması gerekli olan şeyler iman esaslandır. Bunlarda gönlün itminana kavuştuğunu hissettikten sonradır ki, diğer meseleleri anlatabilme imkân ve fırsatını elde etmiş oluruz. Aksine, günümüzde olduğu gibi, “ata et, ite ot” vermeler veya usul bilmeyen garson gibi, ilk defa sofraya hoşafları sıralamalar nevinden olacaktır ki, biz böyle bir takdimi ne kadar beğenirsek beğenelim mudhike olduğu meydandadır. Bu yazıyı, milli duygu ve düşünceye susamış, inançsızlık girdabı içinde hareket ettikçe ölüm deliğine doğru yaklaşan biçare neslimizin kurtarılma vazifesini yüklenmiş muazzez maarif ordusuna armağan ediyoruz. ______________________ (1) Hazakat: İhtisas. Maharet peyda etmek, üstad olmak. (2) Kavl-i mücerred: Delilsiz söz. |
|


