|
Sorular ve Cevaplar (Şubat 1981)
M.F.G |
|
SORU: Neden herşey ölüme dayalıdır? Mesela; canlıların hayatı, bitkilerin ölüÂmüne, insanların hayatı, hayvanların ölüÂmüne… CEVAP: Eşyada tasarruf eden Zât’ın israf etmemesinden, en süflî şeylerden daÂhi en nadide varlıkları icad etme âdetinÂden; her şeye daimî yenilikler bahşetmesinÂden ve bütün varlıkları kamçılayıp tekâmüÂle sevk etmesinden; bir baştan bir başa varÂlık âleminde her gurubu bir tulû ta’kib etÂmektedir. Tıpkı,yer dilimlerinde gündüzün geceyi kovalayıp durması; ışığın, yerini karanlığa terk etmesi ve bu baş döndürücü nizamdan daima yeni, taze ve usandırmaÂyan semerelerin alınması ve daha pek çok yüce maksatlar için, Güneş ve küre-i arz münasebeti içinde hayatı ölümün arkasına taktığı gibi.. Şimdi kısaca, bu hususlar üzerinde duÂralım. Ancak, herşeyden önce ölümü tanıÂmak gerekmektedir: Ölüm tabiî bir sona eriş, bir inkıraz, bir kendi kendine tükeniş ve ebedî yok olÂma değildir. O, bir yer değiştirme, hal değiştirme, buut değiştirme ve vazife külfeÂtinden sıyrılarak rahata ve rahmete ermektir. Hatta bir bakıma, herşeyin kendi özüÂne ve hakikatine intikal etmesinden ibarettir. Bu itibarla ölüm hayat kadar câzib; dostlara vuslat kadar sevindirici ve ölümÂsüzlüğe ermek kadar büyük bir nimettir. Ölümün bu hakikatini göremeyen madÂdeciler, hep onu ürpertici olarak tasvir etÂmiş ve hakkında yanık yanık ağıtlar yakÂmışlardır. Bu, ölümün gerçek yüzünü göreÂmeyenlerden onun intikam almasıdır. Vakıa ölüm, bir ayrılık olması itibaÂriyle, aklın nazarında ve insanın insanlığı üzerinde oldukça müessir bir hâdisedir. Bu te’siri bütün bütün inkar etmek kabil olmaÂdığı gibi, kalbin dilini bağlamak da mümÂkün değildir. Hele ince gönüllerde, hassas ruhlarda geçici dahi olsa onun meydana getireceği fırtınalar cidden çok müthiştir. Böyleleri için (ba’su-ba’d -el-mevt) (1) akidesi, her şeyini kaybeden dilenciye sulÂtanlık bağışlanması ve idam edileceği an, ebedî hayata erme fermanını alması gibi, bütün üzüntüleri unutturacak ve onu fevkaÂlâde sevindirecek büyük bir hadisedir. Bunun içindir ki, ölüm, onun hakikaÂtini idrâk edenlerin nazarında, bîr terhis, bir tebdil-i mekân ve yüzde doksandokuz dostların ve sevdiklerin bulunduğu âleme bir seyahat olmasına mukabil, hakikatini idrâk edemeyen ve sadece dış yüzündeki ürpertici durumu gören bir kısım talihsiz gönüller için o, bir cellat, bir darağacı; dipsiz bir kuyu, karanlık bir koridordur. Ölümü, ikinci ve ebedî bir var oluşun başlangıcı sayanlar, sinelerinde, onun tatlı tatlı esintilerini duydukça, Cennet baharÂları gözlerinin önünde tüllenmeye başlar. Bu itikadî zevk ve neşeden mahrum inkarÂcı ise, onu hatırladığı her lahza, vicdanınÂda yaşattığı Cehenneme girer, çıkar ve ızdırab çeker. Çektiği acılar, sadece kenÂdine ait olsa yine bir derece, kendiyle beraber, alâkadar olduğu; lezzetlerinden lezzet alıp acılarını ruhunda duyduğu ne kadar varlık varsa, onların elemlerini de gönlünde yaşar ve iki büklüm olur. İnanan insanın nazarında herşeyin ölüÂmü, hayat külfetinden dünyevî meşakkatÂlerden bir paydos olması ve onların misâlî hüviyetleri, ilmî mâhiyetleriyle başka âlemlerde varlıklarını sürdürmeleri itibaÂriyle, bir tekemmül, bir terakki ve daha ulvî bir mâhiyet kazanmaktan ibarettir. Evet, ölüm, ebedî var olmayı sümbül vermesi ve mutlak yokluğa giden yolu tıÂkaması hasebiyle, katiyen büyük bir niÂmet ve insana en kıymetli bir ilahî armaÂğandır. Ne var ki, her kemal ve terakki; dolayısıyla her lütuf ve mazhariyet, bir kıÂsım imbiklerden geçmeye ve bir kısım poÂtalarda şekillenmeye vabeste olduğu gibi, bütün varlıklar da böyle daimî bir erime ve arınma yoluyla daha üst seviyelere tırÂmanmaktadırlar. Mesela: Altın ma’deni ve demir cevheri ancak eridikten ve bir bakıÂma ölüp yok olduktan sonra, öz ve hakikatleriyle görünme seviyesine ulaşmış olurÂlar. Yoksa, böyle bir ameliyeye tabi tutulÂmadıkları takdirde, kendi hakikatlerine zıd taş ve toprak hüviyetinde devam edip giderler. Altın ve demire, diğer şeyleri de kıyas ettiğimiz zaman anlarız ki, herşeyin bir noktada gurub edip gitmesi, eriyip tükenÂmesi, zahiren yok olma gibi görünse bile, hakikatte daha yüce bir hâle intikal etÂmeden başka birşey değilmiş. Havanın zerrelerinden suyun atomlarıÂna, otların ağaçların moleküllerinden canlıÂların hücrelerine kadar herşey, fevkalâde bir şevk ve alabildiğine bir zevk içinde ölüÂme giderken, haddizatında kendisi için mukadder kemâle koşmaktadır. Hidrojen ve oksijen terkibe girince hususî mâhiyetÂleri itibariyle ölürler; fakat, bütün varlıklar için en hayatî bir unsur olarak ayrı bir diriÂlişe ererler. Bundan dolayıdır ki, biz, ölümle kayÂboluşa; yer değiştirme, hal değiştirme diÂyoruz da, ama katiyen inkıraz ve tükenme demiyoruz. Nasıl diyebiliriz ki; partiküllerden en büyük mürekkeblere kadar, kâinatın sinesindeki bütün çalkalanmalar, hâlden hâle intikaller, erimeler, dağılmalar hep en iyiyi, en güzeli ve en tazeyi netice verip durmaktadır. Buna dense dense, varÂlıkların seyahat ve tenezzühü denir; ama katiyyen ve asla yokluğa gitmeleri deneÂmez Diğer bir zaviyeden ölüm, mülk saÂhibinin nazarında, vazife devir ve tesliminÂden ibarettir. Her varlık, kendine has çizÂgide, kendini varlığa erdiren zâtın huzurunÂda bir resmi geçit vazifesiyle mükelleftir. Merasim bitip, istenilen resim ve suretler tesbit edildikten sonra, onun gitmesi yerine başkalarının gelmesi, sahneyi monoÂtonluktan kurtarma, en ceyyid ve yeni şeylerle hep ona canlılık kazandırmanın gereğidir. Böylece, varlıklar, figürler gibi sahÂneye çıkar, kendine ait rolü oynar, söyleyeÂceği sözü söyler ve sonra perdenin arkasına çekilir; ta başkaları da kendilerine ait oyuÂnu oynama ve soluklarını duyurma imkânını bulsunlar. “Gelen gider, konan göçer” fakat bu gelip gitmelerde daimî yenilikler, canlılıklar ve cazibeler meydana gelir. Bir başka cebheden de, ölümün sessiz nasihatinde, hiçbir varlığın kendi kendine ve bizzat kaim olmadığını; herşeyin yanıp sönen ışıklar gibi, sönmeyen ebedî bir güÂneşe delâlet ettiğini göstermek suretiyle, fena ve zevalin öldürücü pençeleri altında inleyen kırık gönüllere, oturaklaşma, huzuÂra erme yolunu iş’ar etme vardır. Yani, gönlümüzü kaptırdığmız şeylerin, arkalarına bakmadan çekip gitmeleri, bizde bakî bir sevgili arama hissini uyarır. Böyle bir hissin uyanması ise, duygular dünyamızda ebediyete ermenin ilk merhalesidir. Ölüm, bu ilk merhaleye insanı alıp yükselten sırlı bir asansör gibidir. Bundan ötürü, fena ve zevale, kesip biÂçen bir kılıç nazarıyla bakmaktan daha çok, timar eden, aşılayan bir el ve bir neşÂter nazarıyla bakmak daha muvafıktır. Hatta, bir bakıma, fena ve zevali zati görmek de sakat ve hatalı bir anlayıştır. Zira, mutlak yokluk katiyyen bahis-mevzuu değildir. Bilakis herşey, bizim dar müÂşahede buutlarımıza göre kaybolur, misâli ve ilmî hüviyetiyle, hafızalarımızdan (Lev-i mahfuz) a ve bütün eşyayı kuşatan geniş daire-i ilme kadar değişik buutlarda ve buutlar ötesi âlemlerde farklı mâhiÂyetlerle varlıklarını sürdürürler. Adeta herÂşey, bir tohum halinde çürür, bir çiçek haÂlinde pörsür gider; fakat, ruhu ve özü binÂlerce başak ve tomurcukta devamlılığa erer. Şimdi değişik bir zaviyeden tekrar suÂale dönelim. Herşey, ölüme değil de hayata dayansaydı, yani, hiçbir şey fena ve zeval bulmaÂsaydı; varlık (var olma) içinde dalgalanıp dursaydı da, eşya ve hâdiseler tek taraflı işÂleseydi, ne olurdu? Evvelâ, geçen hususlar, ölümün bir rahÂmet ve hikmet eseri olduğuna kanaat verÂmekle beraber diyebiliriz ki ölümün rahmete dayanmasına mukabil âlem-şümul ölümsüzÂlük, öylesine bir abesiyet ve öyle korkunç bir felakettir ki; eğer olduğu gibi tasvir etÂme imkanı olsaydı, insanlar ölüme değil de, ona ağlayacak ve ona âhu vah edecekÂlerdi.. Bir kere düşünün hiçbir şey yok olmaÂdığı takdirde, daha ilk asırlarda, değil insanların yaşaması, bir sinek bile yaşama vasat ve imkânını bulamayacaktı. CanlıÂlardan sadece karıncalar ve otlardan sarÂmaşıklar, yeryüzünü bir karınca ve sarmaşık yumağı haline getirmiş olacakları düşünüÂlünce ki, hiçbir sarmaşık çürümeseydi ve hiçbir karınca da ölmeseydi bir asırda, yeryüzünü saran sarmaşık ve karınca kalınlıÂğı yüzlerce metreye ulaşırdı. Böylesine sevimsiz, korkunç bir tabloyu düşündükçe, ölümün rahmet olduğunu, çürümenin hikÂmet olduğunu görmemek kabil mi? Hele, şimdi müşahede ettiğimiz, kâinatın akıllara durgunluk veren güzelliklerinden, kaçta kaçını karınca ve sarmaşık yuÂmağı monoton çehrede görebilirdik. En anÂtika ve çarpıcı sanat eserlerinin teşhiri için açılan yeryüzü sergisinde bunlar mı gösteriÂlecek!. Her tarafta, güzelliklerinin akislerini görüp durduğumuz, muhteşem sanatkârın hangi güzelliğini bu karanlık simada görecektik.. Bu sevimsiz çehrede, değil kâinatın kuruluşuna vesile âlî temaşaların bulunÂması, eğer yaşamaları kabil olsaydı, en sefil mahluklar bile bu mezbelelikten kaçacakÂlardı.. Diğer taraftan da bu koca kâinatın idaÂresinde öyle fevkalade bir hikmet var ki, zerre miktar israf ve abesiyet göze çarpÂmamaktadır. En süflî ve pes şeylerden, en kıyÂmetli şeyleri meydana getiren mutlak hikÂmet sahibi, elbet deki, hiçbir şeyi israf etmeyecek ve en değersiz enkaz ve kalıntıları dahi başka yerlerde kullanacak ve yeni yeni âlemler icad edecektir. Hele, ruhunu ve özünü nezdine aldığı canlıların, hususiyle insanın, o ruh ve o öze hizmet eden zerrelerini muhakkak ki, en iyi şekilde kullanacak ve taze taze ceyyid mahlûklar meydana getirecektir. Yoksa önce değer verip varlığa mazhar ettiği bu nazenin mahlûkları, enÂkaz hâlinde terk etmek suretiyle, âlemşüÂmul hikmetine aykırı icraatta bulunmuş olacaktır ki, Şan-ı Ulûhiyet bundan muallâ ve müberrâdır (2). Netice olarak diyebiliriz ki, bütün eşÂya, tertip, tanzim, sevk ve idare edilmesi itiÂbariyle selim akıllara, zevk den anlayan göÂnüllere şairane ilhamlar bahşedecek kadar yerli yerinde ve mükemmeldir. Zerrelerin hareket ve çözülmelerinden, otların ağaçÂların halden hale geçmelerine; ırmakların fena bulma istikametinde denizlere koşmaÂlarından denizlerin, kendi aleyhlerinde buÂharlaşıp bulutlara yükselmelerine kadar, hatta, oradan da baş aşağı, yeniden zemine inerek toprağın bağrında eriyip gitmeleriÂne kadar herşey ciddî bir zevk ve şevk içinÂde, bir varlıktan daha âlî diğer bir varlığa doğru koştuğunu göstermektedir. (*)Ne âlemdir bu âlem akl u fikri bî-karar eyler, Hep i’câzât-ı kudret piş-i çeşmimde güzâr eyler, Semavî handelerdir gökyüzünden Hak nisar eyler, Serâser nurlardan renklerle istitar eyler, Çemendir, bahrdir, kühsardır, subh-ı rebiîdir, Bu yerlerde doğan bir şair olmak pek tabiidir. (A. Hamid) (*) Bu âlem öyle bir âlemdir ki, insanın akÂlını fikrini kararsız kılar. Kudretin bütün mucizeleri gözümün önünden gelir geçer. Gökyüzünden Hakkın saçıp dağıttıkları, seÂmavî tebessümlerdir. Baştanbaşa nurlardan renklerle perdeler. Çimendir, denizdir, dağlıktır, bahar sabahıÂdır. Bu yerlerde doğanın şair olması pek tabiidir. (1) Ba’su-ba’d-el-mevt: ölümden sonraki diriliş. (2) Muallâ ve Müberrâ : Yüce, yüksek ve temiz. |
|


