"Su Kasidesi" Üzerine Düşünceler

İnsanlık tarihinde Efendiler Efendisi (sallallahü aleyhi ve sellem) kadar sevilen, muhabbetiyle büyük bir haz duyulan ikinci bir insana rastlamak mümkün değildir. Gönül kapısını o güzel insanın muhabbetine açan ve o muhabbetle hayatını tatlandıran insan sayısını hesaplamak mümkün değildir.

Eski şiirimizde Resuller Güzeli'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) ayrı bir bölüm ayrılmış, şairler ona duydukları hasret ve sevgiyi; gönülleri titreten, sineleri yakan sımsıcak mısralarla anlatmaya çalışmışlardır. Konusu sadece Efendiler Efendisi olan bu şiirlere, naat adı verilmiştir. Modern şiirimizde özellikle Nurullah Genç'in Yağmur, Arif Nihat Asya'nın Naat adlı şiirleriyle en güzel şekilde temsil edilen bu geleneğin eski şiirimizdeki nadide örneklerinden biri de Su Kasidesi'dir.

Su Kasidesi, Türk edebiyatının büyük şairlerinden Fuzulî'nin müstesna bir eseridir. Eski edebiyatın övgü şiirlerinden kaside türünün ve dolayısıyla naat geleneğinin bu dev eseri, Peygamberimiz'e (sallallahü aleyhi ve sellem) olan muhabbeti ve o güzel insanı samimi bir dil ve usta bir üslûpla anlatması bakımından önemli bir eserdir.

Birkaç inci damlası
Otuz iki beyitte "su" kelimesi redif olarak kullanıldığından şiir, Su Kasidesi adıyla meşhur olmuştur. Şiirin ismi bile insanlığın Efendiler Efendisi'ne (sallallahü aleyhi ve sellem) olan ihtiyacını çok güzel anlatıyor. Su kelimesinin her beyitte redif olarak tekrarlanması boşuna değildir, şair O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatımızdaki yerini ve O'na olan ihtiyacımızın bir defayla giderilemeyeceğini, insanlığın hayatta tekrar tekrar O'nun rehberliğine muhtaç olduğunu anlatır.

"Suya versin bağbân gülzârı, çekmesin zahmet
Bir gül açmaz yüzün tek, versen bin gülzâre su"

Bu mısralar, Türk edebiyatının en güzel mısraları arasındadır, şair bahçıvana şöyle seslenir: Ey bahçıvan, boşuna gül bahçesini sulamakla vakit kaybetme; çünkü binlerce gül bahçesine su versen bile Hazreti Peygamber'e (sallallahü aleyhi ve sellem) denk bir gül yüzlü artık dünyaya gelmeyecektir.

Gül, Efendiler Efendisi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) sembolüdür; o güzellik olsa olsa ancak gülle anlatılır. Fakat gül, o tatlı simayı anlatmada ancak bir sembol olarak kalır; zîrâ o güzellik, güllerin ötesinde bir derinlik ve tesire sahiptir. Onun yüzüne bakınca kendinden geçen, o simayı bir dolunay gecesinde aydan pek ziyade nurlu gören, o çehrede şahit olduğu samimiyete iman eden, hayatın esenliğini bazen güç ve kuvvetini o gül gibi dalgalanan simadan alan ve onu bir gün görememenin hicranına dahi dayanamayan sahabe efendilerimizin (r.anhüm) anlattıkları, şairin ne kadar yerinde bir tespit yaptığını göstermeye kâfidir.

"Ârızın yâdıyla nemnâk olsa müjgânım n'ola
Zâyî olmaz gül temennâsıyla vermek hâre su"

Şair bu beyitte Efendimiz'e (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle sesleniyor: Sen'in gül yanağın düşüncesiyle ağlamam ayıplanmasın. Gül niyetine dikene su vermek boşa gitmez.

O'na (sallallahü aleyhi ve sellem) ait hayat sahneleri paylaşılınca hemen hemen her müminin gözlerine yaşlar hücum eder. Hangi mecliste olursa olsun, Mevlid okunduğunda kalbler heyecanla dolar, gözler buğulanır, diller O'na kavuşmanın temennisiyle kımıldanır. Zîrâ ahlâk ve davranışlarıyla, imza attığı inkılâpla, çevresindeki bütün varlık âlemiyle münasebetleriyle, kısacası tarihçe-i hayatıyla O (sallallahü aleyhi ve sellem), eşine rastlanmaz bir letafet ve nezaket insanıdır. Bir gönül böyle bir endamı tanıdıktan sonra, O'ndan ayrılığın ağlamalarını bile hayatın en renkli sahneleri olarak yaşayacaktır.

"Men lebün müştâkıyam, zühhâd Kevser tâlibi
Nitekim meste mey içmek hoş gelir hûşyâre su"

(Sarhoşa içki, ayık adama su içmek hoş geldiği gibi, Zahitlerin Kevser'i arzu ettiği gibi, ben de mânevî feyiz kaynağı olan dudaklarından dökülen sözlere âşığıyım.)
Şair burada sevgiye kuvvetli bir vurgu yaparak, Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) dudaklarından dökülen güzel sözlere hasretini ifade eder.

"Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr
Âşık olmuş galiba ol serv-i hoş reftâre su"
(Su dâima Ravza köyüne doğru akıp gidiyor. Galiba o da bu servi boylu güzele âşık olmuş.)

Sadece insanlar değil, kâinattaki her şey O'na (sallallahü aleyhi ve sellem) sevgiyle doludur. Su ve her şey dâima O'nun köyüne doğru akıp gitmek ister. O servi boylu sevgiliye bütün varlıklar, kavuşmak arzusuyla yanıp tutuşur. Çünkü O, Necip Fazıl'ın ifadesiyle Kâinatın Efendisi'dir. Mehmet Âkif'in ifadesiyle ise, O masuma bütün bir beşeriyet muhtaçtır. Bütün varlık, O'nun (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzü suyu hürmetine yaratılmış ve O'nun aşkıyla donatılmıştır. O âdeta, kâinatın çekirdeği, özü ve ruhudur.

"Dest-bûsi arzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum, sunun anunla yâra su"
(Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su takdim edin.)

Evet, bir mümin yaşarken daima O'na kavuşma hayaliyle yaşamalıdır. Her adımını peygamberine giden adımlar olarak atmaya gayret etmelidir. Hayatını O'nun huzuruna varınca, mahcup olmanın endişesiyle yaşamalı ve ona göre tanzim etmelidir.

"Seyyid-i nev-i beşer deryâ-yı dürr-i ıstıfâ
Kim sebeptür mucizâtı âteş-i eşrâra su"
(İnsanlığın efendisi, seçme inci denizi olan Hz. Muhammed'in (sallallahü aleyhi ve sellem) mucizeleri, şerirlerin ateşine su serpmiş, kötülerin ateşini söndürmüştür.)

Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiği mesaj hakkıyla tebliğ ve temsil edildiğinde, kendi saadetli zamanında olduğu gibi, kıyamete kadar da bütün kötülükleri, şerleri yok edip, insanlığı nuruyla yıkayacak ve aydınlatacaktır. İnsanlık, kendini çıkmaz yollara sürükleyen her şeytanî düşünce ve hareketten, ancak Efendiler Efendisi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) mesajlarıyla kurtulabilecektir.

"Dostu ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su"
(Onun dostu yılan zehri içse o zehir, ölümsüzlük suyuna döner. Düşmanı ise su içse o su, yılan zehri olur.)

Efendiler Efendisi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) dostu olduktan sonra insan için huzursuzluk, mutsuzluk söz konusu olmadığı gibi, O'nun bendesi olmayanlar, o kaynaktan istifade etmesini bilmeyenler için gerçek mutluluk ve huzur mevzubahis değildir. Evet, O'na (sallallahü aleyhi ve sellem) dost olanların yaşadıkları felâket ânları, öte âlemde binler saadete dönüşecektir. O'na düşman olanların zahirî kısacık saadetleri ise, ötede müthiş bir azap ve ceza olarak karşılarına çıkacaktır.

"Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su"
(Su, O'nun dergâhının toprağına zerrecikler hâlinde ışık salmak, O'na hizmet etmek ister. Eğer parça parça da olsa, o dergâhtan dönmez.)

Efendiler Efendisi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) kudsî cazibesinden sadece insan değil, cansız varlıklar bile kendini kolay kolay alamaz. O'nun etrafına saçtığı sevgi ve şefkat meltemi, gönülleri öyle doldurmuştur ki, O'nu (sallallahü aleyhi ve sellem) seven bir ruh, O'ndan ayrılmayı değil düşünmek, bu düşüncenin zerresini dahi duymaya tahammül edemez. Tarih, O'nu (sallallahü aleyhi ve sellem) sevenlerin bu uğurda yaptığı fedakârlıkların örnekleriyle doludur. Hazret-i Hubeyb, müşriklerin kurduğu darağacında ebediyete yolculuğu beklerken "İstemez misin senin yerinde şimdi o olsa!" teklifiyle sarsılır ve "Yoksa ihanetimi gösterir bir emare mi gördünüz?" diye sorar. Gönüller sultanı Mevlâna'nın en büyük iftihar vesilesi, O'nun yolunun toprağının tozu olmaktır.

"Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su"
(Mahşer günü, vuslat çeşmenden güzel yüzüne susamış olan bana su verileceğini, bundan mahrum bırakılmayacağımı ummaktayım.)

Fuzulî, asıl ölümsüz hayatın başladığı mahşer gününde, çok sevdiği Efendisi'nin (sallallahü aleyhi ve sellem) yüzünü görmek, güzellikler şahikası doyumsuz simasını seyre dalmak ve susuzluktan kurumuş bir yolcunun hasretinden daha büyük bir hasretle o gül yanakları öpmek umuduyla şiirini tamamlıyor.

comments powered by Disqus