Değeri ölümünden sonra anlaşılan büyüklerimizden biri de Şükrü Paşa’dır. “Türk milleti asker millettir!” sözünün temsilcilerinden biri olan Şükrü Paşa, Erzurumlu Ayabakan ailesinden Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) Mustafa Bey ile Muhsine Hanım’ın ilk ve tek evlâdı olarak 1857’de Erzurum’da dünyaya geldi. Küçük Şükrü, babasının asker olmasının da tesiriyle küçük yaşta bu mesleğe merak duydu ve Erzincan Askeri İdadisi’ne kaydolarak ‘peygamber ocağı’na ilk adımını attı.

Çekilen her acı, insanı biraz daha olgunlaştırır. Şükrü Paşa da ileride yükleneceği zor vazifelere âdeta kader-i ilâhî tarafından hazırlanıyordu. Şükrü Paşa, hayatındaki ilk büyük acıyı babasının vefatıyla yaşadı; annesinin başka biriyle evlenmesi üzerine çevresine küserek, İstanbul’a gitti ve Sütlüce Topçu Okulu’na girdi. 1879 senesinde topçu teğmeni olarak Harbiye’den mezun olduğunda 22 yaşındaydı.

Harbiye’deki öğrenimi sırasında zekâsı ve matematiğe olan yatkınlığı ile hocalarının dikkatini çektiğinden, eğitim için Almanya’ya gönderildi. Dört seneden fazla kaldığı Almanya’dan dönerken Şükrü Paşa kıdemli yüzbaşı olmuştu.

İstanbul’a dönüşünde, birçok yerde askerî tâlim ve terbiye öğretmenliklerinde bulundu. 1887 senesinde binbaşılığa, 1888 senesinde yarbaylığa, 1889’da albaylığa terfi etti ve 1893’te 36 yaşında iken tuğgeneralliğe yükseldi. Almanca, İngilizce ve Fransızcayı iyi bildiğinden, mesleğindeki teknolojik gelişmeleri düzenli olarak takip ediyordu. Farklı askerî vazifelerle birlikte Harbiye ve Darüşşafaka okullarında balistik ve matematik öğretmenliklerinde de bulundu. Büyük matematikçi Salih Zeki, Şükrü Paşa’nın yetiştirdiği öğrencilerden biridir.

Topçu komutanı olarak tâyin edildiği ve tuğgenerallikten orgeneralliğe kadar olan askerlik hizmetlerini geçirdiği Edirne ile Şükrü Paşa arasında kopmaz bir bağ oluştu. Ordu müfettişliği vazifesi sırasında, gençliğin yetişmesi için gösterdiği büyük gayret sebebiyle -evinin genç kurmay subaylar ile dolup taşması sebebiyle- Saraya jurnal edilen Şükrü Paşa, 1905 senesinde Selanik’e sürüldü.

Gittiği her yere disiplin ve ciddiyet götüren Şükrü Paşa, disiplin içinde eğittiği Edirne’deki 2. Ordu’dan sonra, Selanik’teki 3. Ordu’yu da kısa sürede düzene soktu.

Şükrü Paşa, üst makamlara bildiklerini çekinmeden söylemeyi vatan borcu telâkki ederdi.
Düşüncelerini zamanın padişahı 2. Abdülhamid’e de bir rapor hâlinde sunmuştu. Sadrâzam Avlonyalı Ferit Paşa’nın ifadesine göre Sultan İkinci Abdülhamid, Vekiller Meclisi’nde “Durumu nasıl görüyorsunuz, ne yapmak lâzımdır?” diye sorduğunda orada bulunanların gerçeklerden uzak düşünceleri üzerine; “Paşalar söyledikleriniz hiç de hakikatlere uymuyor, işte Şükrü Paşa’nın raporları, alınız okuyunuz; millet ve ordu, anayasanın tekrar yürürlüğe girmesini istiyor, ben de Şükrü Paşa gibi bunu muvafık görüyorum ve meşrutiyeti tekrar ilân edeceğim!” demişti.

Siyasete uzak duran Şükrü Paşa, hem hükümdârına, hem de milletine olan sadakatiyle büyük bir hizmet ifâ ederek, millet ve devlet arasında kardeş kanı dökülmesine mâni oldu. Bu hizmeti üzerine 1908’de mareşalliğe yükseltilen Şükrü Paşa’nın rütbesi, Meşrutiyetin ilânından sonra İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından yapılan ‘Askerî Rütbeler Tasfiyesinde’ korgeneralliğe indirildiyse de, 1912–1913 Balkan Harbi’nde Edirne Müstahkem Mevkii’nde yaptığı kahramanca müdafaa esnasında tekrar orgeneralliğe yükseltildi.

1908 senesinde Meşrutiyet’in ilânı üzerine İstanbul’a gelen Şükrü Paşa, 1912 senesine kadar Redif (Süvari Birlikleri) Müfettişliği, Çanakkale Boğazı Muhafızlığı gibi önemli askerî vazifelerde bulundu ve nihayet Balkan Harbi’nin öncesinde Edirne Müstahkem Mevkii Komutanlığı’na tayin edildi.

Edirne Müdafaası
Meşrutiyetle birlikte değişen iktidarla tecrübesiz kişiler iş başına geçince, devleti felâkete götürecek büyük hatalar yapıldı. Bu kişiler, tecrübeli devlet adamlarının ikazlarına kulaklarını tıkadılar; yıllar öncesinden alınan tedbirleri hiçe sayıp, Rumeli’ndeki yetişmiş en iyi 120 tabur askeri terhis ettiler (bu birlikler Balkan Savaşı sonrasında bile toplanamadı). Hattâ bu kişiler, düşmanların aralarında ihtilâflı konuların çözümüne de farkında olmadan yardımcı oldular ve onların aleyhimize ittifak etmelerine zemin hazırladılar.

1912 Ekim’inde büyük felâketin habercisi olan Balkan Savaşı başladı. 19. yüzyıl içinde bağımsızlıklarını ilân eden Balkan milletleri el ele vererek Devlet-i Âliye’ye ait olan her şeyi yok etmeye başladılar. Asırlar önce medeniyetle tanıştırdıkları milletler tarafından katliamlara mârûz kalan Evlâd-ı Fatihan ise, can derdiyle Anadolu yollarına düştü.

Düşman orduları Çatalca’ya kadar ilerledi ve gözünü İstanbul’a dikti. Devlet-i Âliye’nin Rumeli’deki toprakları çoktan paylaşılmıştı. Bozgun üstüne bozgunların yaşandığı böyle bir zamanda Edirne’yi müdafaa etme vazifesi Mehmet Şükrü Paşa’nındı. Şükrü Paşa’ya verilen yazılı emirde, Edirne’nin muhtemel bir kuşatma hâlinde, yalnız kırk gün müdafaa edilmesi istenmişti. Oysa Şükrü Paşa burada 5 ay 5 gün direndi.

Yokluk ve sefaletin kol gezdiği, yiyecek olarak sadece süpürge tohumlarının kaldığı, cephanenin bittiği o günlerde Şükrü Paşa’nın hâl ve tavırları herkese cesaret kaynağı oldu. Cephede can pazarı olmasına rağmen o tebliğler yayımlayarak halka moral verdi. Harbin en çetin anında; “Düşman hatlarımızı geçtikten sonra ölürsem, kendimi şehit kabul etmiyorum. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim ve sabunum çantamdadır. Beni bu mahalde gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir âbide dikeceklerdir.” diyerek son karakolun bekçisi olarak en güzel tavrı ortaya koydu. İmkânsızlıklar içinde hiç şikâyet etmeden sadece vazifesini yapan Şükrü Paşa’nın söylediği bu sözler, yiğitliğin âdeta tarifi oldu. Etrafında hâlelenen askerlerin her biri bu inançla düşmana mukavemet edince, Edirne Müdafaası tarihe altın harflerle yazıldı. Bu kahramanlığa düşman bile hayranlığını gizleyemedi.

Şükrü Paşa’nın Edirne’de imkânsızlıklar içinde yapmış olduğu müdafaa, o dönem âdeta bir ümit adacığı teşkil etti. Çünkü savaşın ilk günlerinden itibaren bütün cephelerden bozgun haberleri gelirken, teslim olmayan, bozguna uğramayan sadece Edirne vardı. Bu direniş milletin mücadele azminin canlı kalmasını sağladı, imkânsızlıklar içinde de bir şeylerin yapılabileceğini gösterdi.

Şükrü Paşa ecdad yâdigârı eserlerin zarar görmemesi için, teslim olup, esir olsa da, yaktığı ümit meşalesi sayesinde, birkaç ay sonra 2. Balkan Savaşı’yla Meriç nehrine kadar olan topraklar geri alındı. Düşmanlarını bile hayrete düşüren bu büyük kumandanı, Bulgar Kralı ayakta karşılamış, özür dileyerek kılıcını iade etmişti. Fransızlar ise hayranlıklarının ifadesi olarak şeref kılıcı ve içinde binlerce imza bulunan altın bir kitap hediye ettiler. Avrupa’nın insaflı kalemleri bu destanı gazetelerinde neşrettiler.

Balkan Savaşı sonrası
Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa kadar tanınan bu büyük komutana bütün dünyada hayranlık ve hürmet gösterileri yapılırken, altı aylık, itibarlı, Bulgar yaverli ve otomobil tahsisli bir Sofya esareti sonunda, İstanbul’a dönerken yapılan muamele çok enteresandır: “Paşa, halk seni linç edecek!” uydurması ile huduttan itibaren perdeleri indirilmiş bir vagonla; Sirkeci Garı’ndan Şişli’deki evine kadar ise, kapalı faytonla getirilen bu büyük asker âdeta kendi memleketinde esareti yaşadı.

Şükrü Paşa, Edirne Müdafaası sırasındaki kötü hava şartları neticesinde yakalandığı siyatik hastalığının tedavisi için gittiği Bursa kaplıcalarında zatürreye yakalandı ve 5 Haziran 1916 tarihinde İstanbul’da vefat etti.

Hayatının son döneminde çeşitli sıkıntılar yaşayan Şükrü Paşa’nın, kadir ve kıymeti ölünce anlaşıldı. Osmanlı’nın Birinci Dünya Harbi’ndeki müttefikleri olan Alman, Avusturya ve Bulgar kıt’alarının da iştirak ettiği organize ettiği bir cenaze merasimiyle Şükrü Paşa’nın naaşı, zamanın Padişahı Sultan Beşinci Mehmet Reşat tarafından yaptırılan, Merkez Efendi Mezarlığı’ndaki mütevazı kabre defnedildi. Şükrü Paşa’nın Edirne’deki anıtı 27 Temmuz 1998’de açıldı. Şükrü Paşa’nın Merkez Efendi Mezarlığı’ndaki naaşı açılıştan üç gün önce (24 Temmuz 1998 ) alınarak Edirne’deki anıt mezara konuldu. Böylece 85 yıllık ayrılıktan sonra Şükrü Paşa ve Edirne tekrar buluştu.

Yıllar sonra kalbleri hedef alan taarruza karşı müdafaayı bu defa onun pak neslinden, Üç Şerefeli Camii’nin penceresinde ızdırap soluklayan biri yüklendi. Bu gönül insanı, o günkü cephelerdeki bozguna karşılık kalblerdeki bozgunu sona erdirmek için, bayrakla temsil edilen, imanlı nesillerin diriliş hareketini Edirne’de başlatarak bütün insanlığın kalblerindeki kaleleri müdafaa için yollara düştü. Etrafında hâlelenen yiğitler de tıpkı Şükrü Paşa gibi yârdan ve serden geçtiler. Onlardan bazıları da serhat şehrinde ona komşu oldular. Karargâhından dışarı çıkıp baksa tepenin eteklerinde görür onları.

Ruhun şâd olsun büyük asker, büyük insan!

comments powered by Disqus