|
Suyun
Prof.Dr. Harun AVCI [email protected] |
Sesli Dinle
|
İnsanın damarlarındaki kan, hayatının devamı ve sağlığı için ne kadar önemli ise, canlı hattâ cansızlar için de su o kadar önemlidir. İnsanlar ancak bol ve temiz su kaynağı olan yerlerde rahatça yaşayabilirler. Bitki ve hayvanlar, ister yabanî, ister ehlî olsun, su sayesinde hayatlarını sürdürebilir. Onsuz bir hayat olamaz, gıdalarımız zincirleme ona bağlanmıştır, temizlik ve dolayısıyla sağlığımız ancak o olduğunda korunabilir. Bilhassa bahar ve yaz mevsimlerinde bitki ve ağaçlarda Cemîl isminin tecellisi olarak gördüğümüz güzelliğin arkasında bir perde olarak o vardır. İnsanlar, suyun olduğu yerlere mesire yerleri kurar. Tabiat ve peyzajdaki güzellik onun vesilesiyle yaratılır; o var ve temiz ise bedenimiz, evimiz, sokaklarımız, şehrimiz ve çevremiz temiz olabilir. O bizim enerji santralimizdir, kullandığımız elektrik onunla üretilir. Toprağın verimine vesile kılınmıştır, balıkçılık ona bağlıdır. Tekstilden otomobile kadar her türlü sanayi ona muhtaçtır, fabrikalar onsuz işletilemez. Taşımacılık ve seyahatlerde ondan faydalanırız. Bunların her birisinden ne bugün, ne de yarın vazgeçmemiz mümkün olacaktır. Eski medeniyetler su kaynaklarının etrafında kurulup geliştiği gibi, günümüz toplumları da su kaynaklarını plânlayarak, geliştirerek ve iyi yöneterek varlıklarını devam ettirebileceklerdir. Eskiden su kaynakları tek bir maksat için plânlanıyordu. Plânlama ölçekleri küçüktü ve dar sahalarla sınırlıydı. Plânlar ve hedefler kısa vadeliydi. Çevre faktörü göz ardı ediliyordu. Su üzerinde hak sahibi olanların (hissedârlar) ve kullanıcıların pek fikri alınmıyor, bütün kararlar üstten veriliyordu. Aynı su kaynağını kullanan sektörler arasında önemli bir anlaşmazlık, uyuşmazlık veya rekabet yoktu. Bu durumda, su kaynaklarının plânlanması ve yönetimi daha basit ve kolaydı. Su, içinde bulunduğumuz zaman diliminde çok daha önemli hâle geldi. Çünkü dünya nüfusu geçmişe nazaran oldukça arttı, bu nüfusu beslemek için daha fazla sahanın sulanması, şehirlere içme ve kullanma için daha fazla su sağlanması gerekti. Endüstrinin gelişmesi de su talebini artırdı. Bunu karşılamak için dünyanın hemen her tarafında barajlar kuruldu, boru hatları döşendi, pompalar tesis edildi, kuyular açıldı. Ama su problemi bitmedi, aksine büyüdü. Temiz içme suyu bulamamaktan hâlâ her yıl milyonlarca çocuk hastalanıp ölüyor. Yıldan yıla artan gıda ihtiyacını karşılamak için yeni ziraat alanlarının sulamaya açılması hedefleniyor. Sınır aşan suların müşterek kullanıcısı olan ülkeler arasındaki anlaşmazlık ve çatışmalar giderek büyüyor. İklim değişiklikleri sebebiyle bazı yerlerde aşırı kuraklık olurken, bazı yerlerde sel baskınları meydana geliyor. Yeraltı ve yerüstü su kaynakları bütün canlıları tehdit edecek şekilde giderek kirleniyor. Aynı su kaynağını kullanmaya tâlip sektörler arasındaki rekabet gün geçtikçe artıyor. Bütün bunlar, su kaynaklarını plânlama ve yönetmenin gelecekte daha karmaşık hâle geleceğini göstermektedir. Yeryüzündeki tatlı suların kaynağı yağışlardır. Yağış suları yerin dibine çekilip gitmez. Yerüstü ve yeraltı su kaynakları (nehir ve akiferler) yağışlarla beslenir. Kur’ân bu hakikatı, “Allah gökten su indirdi de onu yeryüzündeki kaynaklara ulaştırdı.” (Zümer, 21) âyetiyle ifade etmektedir. Kan damarlarının vücudu sardığı gibi, nehirler de yeryüzünü saracak şekilde yaratılmıştır. Nehirlerle akıp gitmeyen sular yeraltında büyük hacimde depolanır. Eğer yüzlerce, hattâ binlerce kilometre uzunluğundaki nehir yatakları (Fırat, Dicle, Kızılırmak, Nil gibi) ve bunları besleyen küçük kollar dünyamızı bir ağ gibi sarmasaydı veya büyük yer altı rezervleri olmasaydı ve insanlar bu ihtiyaçlarını kendi imkânlarıyla karşılamaya çalışsaydı, buna insanlığın ne malî, ne de teknik gücü yeterdi. Suyun âdil şekilde taksim edilmesinde anlaşmazlıklar çıkar, suya sahip olanlar onu çok pahalıya satarlardı. Şükredelim ki, suyumuzu sürekli yenileyip tazeleyen su devr-i dâimi (hidrolojik döngü) ve bu devr-i dâimle yeryüzünün her noktasına su iletilmesi gibi büyük ve müşkül bir vazife insana yüklenmemiştir. Bize sadece gücümüzün yeteceği ve aklımızın çözebileceği bir iş verilmiştir. Açık bir rahmet eseri olarak, yeryüzü nehir havzalarıyla ve alt-havzalarla bölümlere ayrılmış; insanların su kaynaklarını plânlama ve yönetiminde mecburi olarak dikkate alacakları sınırlar meydana getirilmiştir. Meselâ, Türkiye’nin Batı Anadolu Bölgesi denize dik uzanan dağlarla bölünerek Büyük Menderes, Küçük Menderes, Gediz ve Bakırçay havzaları yaratılmıştır. Bu havzaların her birinde çeşitli kollardan beslenen ve aynı isimle anılan bir ana nehir vardır. Meselâ, Gediz Nehri İç Batı Anadolu’daki Murat ve Şaphane dağlarından doğar, batıya doğru gittikçe bu nehre kuzeyden Kunduzlu, Selendi, Deliiniş ve Demrek çaylarının, güneyden Kula yöresinden gelen küçük derelerin suları katılır. Nehir, Salihli’nin kuzeydoğusundan Gediz Ovası’na girer ve güneyden Kemalpaşa Ovası’ndan gelen Nif Çayı’nı alarak Foça tepelerinin güneydoğusundan İzmir Körfezi’ne dökülür. Gediz Nehri’ni besleyen bütün bu çay ve dereler Uşak, Kütahya, Manisa ve İzmir il sınırları içerisine yayılmış olup, su topladıkları saha 1.722.000 hektardır (Türkiye yüz ölçümünün % 2.2’si kadar). Havzanın yıllık su hacmi 2,27 milyar metreküp, sulama alanı 109.263 hektardır. Diğer su havzalarında olduğu gibi, burada da irili ufaklı pek çok yerleşim yeri, sanayi tesisi, fabrikalar, tarım arazileri, ormanlar, meralar, bataklıklar, çeşitli türde hayvan ve kuşlar bulunmaktadır. Aslında böyle bir havzada doğrudan veya dolaylı olarak suyla alâkalı herhangi bir plân ve proje, tek idarî birimin (bir ilin valiliği, belediyesi, DSİ gibi bir devlet kurumu) kararıyla yürütülmemelidir. Çünkü havza; ekolojisi, insan faaliyetleri, toprak ve su kaynaklarıyla bir bütündür ve havzadaki her şey birbirine bağlıdır. Suyla alâkalı plânlamalarda bu bütünlüğün dikkate alınması âdeta mecburidir. Allah her bir havzaya belli sınırlar koyduğundan, havzalar münferit olarak ele alınabilir. Bu da suyla alâkalı kişi ve kurumlara, havzadaki su kaynağı miktarlarını, ihtiyaç gruplarını ve onların ihtiyaçlarını tespit edebilme, çeşitli faaliyetlerin birbirlerine olan tesirlerini anlayabilme ve su kaynaklarını bir denge içinde yönetebilme imkânını verir. Su kaynaklarının plânlanmasında gâye Su kaynaklarının plânlanmasında esas maksat; çevre ve insan için uygun miktar ve kalitede su sağlamak, atık suyu ve su kalitesini yönetmek, taşkın ve sel baskınlarını kontrol etmek, hidroelektrik enerji üretmek, taşımacılık, rekreasyon (gezinti) alanı, balıkçılık yapmak ve yabanî hayatı korumaktır. İnsana ve bilhassa su kaynakları plânlayıcı ve yöneticilerine düşen iş, bu hususlar arasında dengeyi sağlamaktır. Türkiye’de yıllık ortalama 501 milyar m3 suya tekabül eden yağış olmaktadır. Bu suyun 274 milyar m3’lük kısmı buharlaşmakta, geriye kalan 234 milyar m3’ü ise ülkemizin toplam yenilenebilir yüzey ve yeraltı su potansiyelini oluşturmaktadır. Ancak, günümüz teknik ve ekonomik şartları çerçevesinde, kullanılabilecek yerüstü ve yeraltı suyu potansiyeli 112 milyar m3’tür. Halen bu suyun % 36’sı kullanılabilmektedir. Geriye kalan kısmında su temini çalışmaları devam etmektedir. Ancak nehirlerimizin hemen hemen tamamı sanayi ve evlerden gelen kanalizasyon sularıyla, tarımda kullanılan gübre ve ilâçlarla kirlenmiş durumdadır. Bundan dolayı günümüzde su temini çalışmaları kadar, su kalitesinin korunması çalışmaları da önem arz etmektedir. Entegre havza yönetimi Su kaynaklarının plânlanması ve yönetimi, sadece mühendislerin halledeceği bir mesele değildir. Çünkü her su kitlesi, etrafındaki tabiatın (peyzaj) ve ekosistemin hassas ölçülerle dengelenen entegre bir parçası, Allah’ın belli bir ölçüye göre indirdiği bir kaynak (Mü’minun, 18), sosyal ve ekonomik bakımdan kıymetli bir metadır. İnsanların yeryüzündeki birçok faaliyeti onunla alâkalıdır. Arazide ve havada olan her şey ona tesir eder. Bu hususiyetlerinden dolayı birçok araştırmacı, su kaynaklarının plânlanması ve yönetimi konusuyla meşgul olmuş ve bu hususta çeşitli yaklaşımlar geliştirmiştir. Son yıllarda genel kabul gören yaklaşım; entegre havza yönetimidir. Buradaki esas düşünce, bir nehir havzasında, çevre, ekonomi ve toplumla alâkalı bütün konuların bir sistem yaklaşımıyla bütüncül bir yönetim anlayışı, süreci ve plânı çerçevesinde birleştirilmesidir. Entegre havza yönetiminde sadece su temini ve taşkın kontrolü gibi problemlerle uğraşılmaz, suyun miktarıyla birlikte, kalitesi de dikkate alınır. Mevcut ve gelecekteki problemler, çözümleri ve neticeleri dikkate alınarak; uzun vadeli sürdürülebilirlik hedeflenir. Bu hedefler ancak sosyal, idarî, ekolojik ve coğrafî bütünlükle, disiplinlerarası işbirliğiyle, toplum ve hissedarların katılımıyla, kurumlararası ve hattâ ülkelerarası koordinasyonla gerçekleştirilebilir. Entegre havza yönetimi, sanayi, ziraat, eğitim, sağlık vb sektörleri; orman, yerleşim, mera, ziraat gibi arazi kullanma şekillerini; çevreyle alâkalı meseleleri ve bunların münâsebetlerini dikkate alan yaklaşımdır. Plânlama ölçeği son derece geniştir. Burada en önemli unsur, farklı kesimlerin görüşlerinin bütünleştirilmesidir. Bu maksatla, suyla alâkalı bütün birimler dikkate alınarak “sosyal bütünlük”, su kaynağı bir sistem olarak ele alınarak “ekolojik bütünlük”, idarî koordinasyon sağlanarak “idari bütünlük” ve havza veya alt havzanın tamamı gözününde bulundurularak “coğrafî bütünlük” sağlanmış olur. En küçük bir havzada bile bu bütünlük sağlanamadığında suyla alâkalı ya bir çevre problemi, ya kullanıcılar arasında dengesizlik ve adaletsizlik veya onun faydalı şekilde kullanılamaması ve israf edilmesi gibi problemler ortaya çıkar. Bundan dolayı bir havzada ağaçlandırma, orman koruma, hayvancılık ve ziraat faaliyetleri su kaynaklarının yönetiminden bağımsız düşünülemez. Çünkü orman olmazsa yağış suları tutulmaz, sel olup akar gider. Aynı şekilde hayvanlar meralarda aşırı otlatılırsa, buralarda erozyon meydana gelir ve neticede hem toprak verimsizleşir, hem de yağış suları tutulamaz. Ziraat arazilerinin sürülme şekli ve yetiştirilen bitki çeşidi de erozyon üzerinde tesirlidir. Dolayısıyla havzadaki ormancılık, hayvancılık ve ziraat faaliyetlerinin suyun muhafazasına yönelik çalışmalarla bütünleştirilmesi gerekir. Diğer yandan evde ve sanayide kullanılan suların nasıl arıtılacağı ve arıtılan suyun nereye gideceği hususunda karar vermek için de havzadaki farklı kesimlerin görüşlerinin alınması önemlidir. Meseleye sadece bu suyun arıtılması ve çevreyi kirletmemesi açısından bakılırsa, atık su, içindeki bitki besin maddelerinden arındırılarak denize boşaltılabilir. Böylece denizin kirlenmesi engellenir. Fakat havzada sulama suyuna ihtiyaç varsa, bu su israf edilmiş olur. (Kısa bir süre önce Çiğli’de kurulan İzmir Atık Su Arıtma Tesisi, arıttığı suyu denize boşaltmakta, hemen tesisin yakınındaki Menemen Ovası’nda ise sulama suyu kıtlığı yaşanmaktadır.) Halbuki şehir atıksuyu arıtılarak belli tedbirlerle ziraî sulamada kullanılabilir. Bu sular sadece sulamada değil yeraltı sularının beslenmesinde, orman ve park-bahçe sulamasında da değerlendirilebilir. Bundan dolayı belediyeler, atık suları ne yapacakları hususunda, ziraat ve orman sektöründen, çevre ve yeraltı suyu yetkililerinden bağımsız karar vermemelidir. Bütün bunlar yapılırken, sağlıkla alâkalı kuruluşlar da plânlama ve yönetimin içinde olmalıdır. Aksi takdirde hastalıklara davetiye çıkarılmış olur. Bir diğer mesele de havzadaki arazinin nasıl kullanılacağıyla alâkalıdır. Yerleşim sahalarının ve bilhassa sanayi bölgelerinin yerleri su kaynaklarının korunması bakımından son derece önemlidir. İçme suyu toplayan bir barajın su toplama havzasında suyu kirleten yerleşim yerleri ve sanayi tesislerinin bulunmaması gerekir. Dolayısıyla, sanayinin gelişmesi ve yeni iskan yerlerinin açılması çalışmaları havzanın bütünündeki su kaynaklarının korunması çalışmalarıyla birlikte yürütülmelidir. Fakat, maalesef, pek çok ülkede olduğu gibi, ülkemizde de su kaynaklarının plânlanması ve yönetimi çalışmaları entegre havza yönetimi anlayışıyla yürütülmemektedir. Aynı havza içindeki iller birbirinden bağımsız yönetilmekte, aynı il içindeki birimler birbirinden habersiz kararlar alabilmektedir. Kararların alınmasında kullanıcıların fikri sorulmamakta, böyle olunca da yapılmak istenenler toplum tarafından benimsenmemektedır. Aslında, yeryüzünde ve hattâ kâinatta bütünlük ve birlik esastır. Allah hiçbir şeyi diğerlerinden kopuk ve bağımsız yaratmamıştır. Bütün oluş ve hâdiseler her an bu bütünlük içinde yürütülür. Bizim vazifemiz de bu bütünlüğü anlamak, ona göre plân yapmak ve bu plâna uygun bir hayat tarzı içinde yaşamak olmalıdır. Entegre havza yönetimine ait gerekçeler, böyle bir bakış açısını kazanmamız adına önemli bir vesiledir. Ülkemizde GAP plânlaması, entegre havza yönetimine örnek teşkil edecek dünyadaki sayılı uygulamalardan biridir. Entegre yönetim için bir idarî mekanizma (GAP İdaresi Başkanlığı) kurulmuş; fizikî, içtimaî, ekonomik, idarî vs. pek çok hedef ve unsur entegre biçimde ele alınmış ve alınmaktadır. 1970’lerde Fırat ve Dicle nehirleri üzerindeki sulama ve hidroelektrik maksatlı projeler olarak plânlanan GAP, 1980’lerde çok sektörlü, sosyo-ekonomik bir bölge kalkınma programına dönüştürülmüştür. Proje Kilis, Gaziantep, Adıyaman, Şanlıurfa, Diyarbakır, Batman, Mardin, Siirt ve Şırnak olmak üzere dokuz ili içine almaktadır. Bu illerdeki kalkınma programları GAP idaresi tarafından bir bütünlük içinde yürütülmektedir. Kalkınma programı, sulama, hidroelektrik, enerji, tarım, şehir ve kırsal altyapı, ormancılık, eğitim ve sağlık gibi sektörleri ihtiva etmektedir. Su kaynakları programında 22 baraj, 19 hidroelektrik santrali ve 1,7 milyon hektar alanda sulama sistemleri yapılması hedeflenmektedir. Proje, sürdürülebilir insanî kalkınma anlayışı üzerine kurulmuştur. Kalkınmada adalet, katılımcılık, çevrenin korunması, istihdam, mekân plânlaması ve alt yapının geliştirilmesi GAP’ın temel stratejileridir. Netice olarak, suya hayata vesile olma vazifesi verilmiştir. Allah (cc) Kur’ân’da canlıları sudan yarattığını (Enbiya,31; Nur, 45) beyan ederek, bize, sadece insanların değil, bütün canlıların yaratılışında, dolayısıyla nesillerinin devamında suyun esas unsur olduğunu, onu bize bulutlar arasından tatlı bir su olarak indirdiğini (Hicr, 22; Nahl, 10) bildirmektedir. Biz insanlar, onu çeşitli maksatlar için kullanırken, her canlının hukukunu gözetmediğimiz ve suyun kalitesini korumadığımız için bugün suyla alâkalı pek çok problemle karşı karşıya gelmiş durumdayız. Bunları aşmak için, aynı su havzası içinde yaşayan her fert, her resmî kurum, her sivil toplum kuruluşu ve her ülke diğerini dışlamadan ortak bir fikir çerçevesi içinde suyun nerede, nasıl kullanılacağına, ihtiyaçlarla kaynak arasında nasıl bir denge kurulacağına karar vermek ve bu kararlara uymak zorundadır. Belki o zaman, tertemiz ve tatlı olarak verdiği su için Allah’a hakiki mânâda şükretmiş oluruz. Kaynaklar - N. B. Harmancıoğlu, A. Gül, O. Fıstıkoğlu, 2003. Entegre su kaynakları yönetimi, Türkiye mühendislik haberleri, sayı 419 - J. I. Matondo, 2001. Water resources planning and management for sustainable development: the missing link; 2nd WARSFA/WaterNet Symposium: Integrated Water Resources Management: Theory, Practice, Cases; Cape Town, 30-31 October 2001 |
|


