|
Tabiat,Şehir Ve İnsan Sağlığı
Yrd. Doç. Dr. Ö.Faruk NOYAN |
|
Yer kabuğunda mevcut 92 element ve bunların oluşturduğu binlerce bileşenin toksik potansiyeli, önemli çevre kirliliği hâdiselerinin ışığında ortaya konmayı beklemektedir. Akut olsun, kronik olsun çevre kirlenmesi riskinin en çok görüldüğü sanayileşmiş ülkeler, her ne kadar bu konuda belli bir mesafe katetmiş olsalar da, özellikle kimya endüstrisine dayalı üretim sektörleri piyasaya her gün yeni ürünler sunduğundan ve bütün bu sentetik maddelerin çevre ve insan sağlığına ne ölçüde zarar vereceğinin anlaşılması da zamana bağlı bir husus olduğundan, yeryüzü atmosfer, biyosfer, hidrosfer ve litosferiyle, deneme-yanılma metodunun uygulandığı büyük bir test sahası olmaktan kurtulamamakta, çevreci müdahalelerin en gerçekçi olanları bile ancak arkadan yetişmektedir.Bu konudaki tıbbî istatistikler de bugün dünya kamuoyunu, çevrenin şu veya bu hastalık üzerindeki tetik çekici rolünü araştırmaya zorluyor. Sanayileşmiş ülkelerde alt-üst solunum yolu (gırtlak, akciğer) kanserlerinin sindirim sistemiyle (mide, bağırsak) ilgili kanserlere göre daha süratli bir artış göstermesi, bu ülkelerde gitgide kirlenen bir havanın teneffüs edildiği gerçeğini bir başka açıdan teyid ediyor. Dünya Sağlık Teşkilatının rakamlarına göre kolon kanserlerine Japonya’da (100.000’de 3) ABD ve Danimarka’ya oranla daha az (100.000’de 14) rastlanmaktadır. Sindirim sisteminde görülen kanser vakalarında ise Danimarka, İngiltere, Belçika, Kanada ve Finlandiya en yüksek risk arz eden ülkeler grubunu oluştururken, Şili, İsrail ve Portekiz bu konuda en az tehlikenin görüldüğü ülkelerdir. TABİAT VE SAĞLIĞIMIZ 1970’li yılların ortasında Amerikan bilim otoriteleri ciddi hastalıkların gerek global gerek lokal korelasyonlarını tespit etmek amacıyla dünya genelinde bir istatistiki analiz çalışması uygulayarak çeşitli bölgelerin atmosfer, toprak ve sularındaki elementlerin yüzdelerini haritalama işine girişti. Bu araştırma şu önemli sonuçları verdi: — Sindirim sistemi kanserlerinin yüzdesi bira tüketimine yakından bağlıydı ve Avustralya, Meksika ve Çin bu konuda tipik örnekleri oluşturuyorlardı. — Ayrıca kanserle ilgili iki önemli ipucu daha vardı: Kadmiyum ve selenyum. Kandaki kadmiyum konsantrasyonu ölümcül mide-bağırsak kanserlerinin yüzdesiyle doğru orantılı bir korelasyon gösteriyordu. Selenyuma gelince, periyodik cetvelde kükürdün komşusu olan fakat tabi atta daha nadir bulunan bu element, alınan gıda maddelerine az miktarda eklendiğinde çeşitli tipte kanserlerin -sindirim sistemi, cilt ve karaciğer kanseri gibi- daha az geliştiği görülüyordu. Önce her eyaletin su ve toprağındaki selenyum tenörüyle erkek ve kadınların kanlarındaki selenyum yüzdesi arasındaki ilişki ortaya kondu. Selenyumun en yaygın görüldüğü eyaletlerin (Kolorado, Kansas, Nebraska, Dakota, Wyoming) en düşük kanser oranı gösterenler olduğu belirlendi. Bunların, önemli bir endüstrileşmenin görülmediği, kayalık dağların temiz havasının hâkim olduğu eyaletler olduğu, dolayısıyla kanserlerin daha seyrek görülme sebebinin selenyum olmadığı ileri sürülebildiyse de bunun, diğer faktörler de göz önüne alınarak test edilmesi gerektiği sonucuna varıldı. — Bakır elementinin vücuda girme oranıyla bağırsak kanserleri, havadaki krom tenörüyle de kalp krizi arasında doğru orantı görülüyordu. — Lityum ile depresif özellikteki hastalıklar arasında, bugün artık daha iyi bilinen bir korelasyon göze çarpıyordu (bunun çok daha tipik misali, andezitik volkanizmanın görüldüğü Endonezya adalarıdır). — Kandaki kalsiyum karbonat (kireç) çökelimi ölümcül kalp hastalıklarının kökenini oluşturuyordu. Kompozisyonu insan kanınınkine benzeyen deniz suyundaki kalsiyum karbonat çökelim mekanizmasının incelenmesi ise magnezyumun reaksiyonları yavaşlatıcı veya yok edici rolünü ortaya koyuyordu. Bu mekanizmanın insan için de geçerli olup olmadığı, kayaları magnezyumca zengin bir bölgenin (Kuzey Korsika veya Yeni Kaledonya) incelenmesini ve bu bölgede kandaki kireç çökeliminden kaynaklanan kalp hastalıklarının istatistiki analizlerinin elde edilmesini gerektiriyordu. Bütün bu sonuçlar toprak-su kimyası ile hastalıklar arasındaki ilişkilerin yani insan topluluklarının tıbbî jeokimyasının ortaya konmasının ne kadar önemli olduğunu gözler önüne sermektedir. ENDÜSTRİ VE ÇEVRE Endüstriyel çevrede yaşayanlarla böyle bir bölgenin uzağında yaşayanların, ziraî faaliyetlerde pestisid ve kimyevi gübre kullananlarla tabii yöntemlere başvuranların mukayesesi de bu konuda daha sağlıklı ve doğruya yakın bilgilere ulaşılması açısından önem taşımaktadır. Kimyasal element ve ürünlerin toksisitesinden bahsedildiğinde iki sınır durumu ayırt etmek gerekir:Düşük oranlı toksisite (sürekli risk grubu) ve yüksek oranlı toksisite (ani risk grubu). Birinci durum için izlenecek yol, uzun vadeli bilimsel araştırmalardır. Birkaç elementin dışında, kitleleri yaygın, çeşitli ve de meçhul tehlikelerden bahsedeceğimiz bir propagandayla korkutmaya gerek yoktur. Öncelikle cıva ve kurşunla ilgili kanunî düzenlemeler önemlidir. İlk defa 1950 yılında 45 bin nüfuslu Minamata’da (Japonya) ölümcül bir sinir hastalığıyla (adale güçsüzlükleri, tedricî görme kaybı, beyin hücrelerinde hasar, felç, korna ve ölüm) toksik tesirleri anlaşılan cıva tabiatta az bulunan bir elementtir. Yer kabuğu kayaçlarında ve sularda ortalama 1 ppm (tonda 1 gram) nisbetinde bulunur. Böylesine az yaygın olduğundan ancak çok hassas analiz metotlarıyla belirlenir. Bazı canlılar cıvayı 100 hatta 1000 kat fazla konsantre ederler. Cıva metal haldeyken pek zehirli olmamasına karşın (normal sıcaklıkta sıvı halde bulunduğunu hatırlatalım), bileşik halde ve de özellikle hidrokarbür bileşikleri formundayken oldukça zehirlidir. Bu toksik bileşikler tabiatta bakterilerin faaliyetiyle, insan vücudunda da kimyasal reaksiyonlarla meydana gelir. Cıva toksisitesinden korunma konusunda öncelikle, cıva ihtiva eden endüstriyel atıkların arıtılması problemi gündeme gelmektedir. Ayrıca cıvalı renklendiricilerin kullanımını azaltmak gerekmektedir. Ev ve bürolar yaygın olarak cıvayla renklendirilmiş kırmızı halı ve maketlerle döşenmektedir ve bu oldukça risklidir. Buna karşılık cıvanın dişçilikte olduğu gibi amalgam şeklinde kullanımı tehlikesiz kabul edilmektedir. Diğer yandan balıkları itinayla yıkamak önemlidir. Balıkların dış yüzeyini çevreleyen mukus tabakasının cıva ve kurşun gibi metalleri de konsantre ettiği bilinmektedir. Bu yıkama eğer bir fırçayla olursa cıva tenörü %100 gibi bir faktör nisbetinde düşmektedir. Şehir içme suyu barajları da cıva metil birikiminin görüldüğü risk zonlarından olup, periyodik analizlerin yapılması önem arzetmektedir. Sürekli riskler açısından iki tehlike kaynağına da özellikle dikkat etmek gerekmektedir: Zirai ve atmosferik kirleticiler. Ziraî kirleticilerden nitratların ve DDT’nin toksisitesi bugün artık incelenmiş ve ispatlanmıştır. Meyve ve sebzelerin işlenmesinde kullanılan belli sayıda ürünün toksisitesi de tanımlanmıştır. Bunlar beslenme çevrimine gerek içme suyuyla, gerek bizzat gıda maddeleriyle girmektedirler. Bu problemler daha tabiî bir tarıma geri dönmeyi gündeme getiriyor. Bu da toksikolog, agronom ve genetikçilerin birçok parametreyi hesaba katarak yapacakları ortak çalışmalara bağlıdır. Ayrıca tabiî kökenli zirai kirleticilerin arz ettiği tehlike ve dolayısıyla toprak kimyası araştırmalarının önemi de bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Bu gibi çalışmaların ülkemizde de -henüz arzu edilen seviyede olmasa da- yapılıyor olması sevindiricidir. Misal olarak, domatesin endüstriyel yollardan salça şeklinde değerlendirildiği bölgelerde, toprakta bulunan antimuan vb. gibi insan sağlığı açısından zararlı elementlerin toprakta, domateste ve salçadaki yüzdelerinin belirlenmesine yönelik çalışmalar verilebilir. Ani risk grubunu oluşturan kimya endüstrisindeki kaza ve felaketler -bunlar fabrikadaki üretim, nakliye ve atıkların stokajı sırasında ortaya çıkmaktadır- daha değişik bir durum arz ettiğinden bilimsel araştırmadan ziyade kanunî düzenlemelere ve teknolojik yapılanmaya bağlıdır ve konumuzun dışındadır. ŞEHİR VE ÇEVRE İkinci sürekli kirlilik kaynağı şehirlerin atmosferiyle ilgilidir. Bütün istatistikler çocuk ve yetişkinlerdeki solunum yolları hastalıklarında kayda değer artışlar olduğunu göstermektedir. Bu problemin halline yönelik net bir strateji belirleyebilmek için, atmosferde iki tip bileşeni ayırt etmek gerekir: Aerosoller ve gazlar. Şehir atmosferinde aerosol köy ve kırsal kesimdekine göre 10.000–100.000 defa daha fazladır. Aerosol 20 mikrondan daha büyük ise solunum sistemini bütünüyle katetmeden durdurulur ve genellikle dışarıya tükürük vb. yollarla atılır. Bu büyüklüğün altındakiler akciğerlere alınır. Bunlar çeşitli etkilerde bulunurlar: Akciğer alveollerinde iltihaplanmaya yol açar, yara meydana getirir ve mevcut olanları da tahrik ederler. Ayrıca kanda çözünerek ve taşıdıkları bileşikleri dolaşım sistemine bırakarak kimyasal olarak da faaliyet gösterebilirler. Bu aerosollerin kökeni çeşitlidir. Özellikle Batı’da iki önemli sebep, krematoryumlarda yakılan kadavraların gaz ve dumanlarının havaya karışması, ikincisi de petrol ürünleriyle çalışan motorlu araçlardır (bilhassa yağ yanıp benzine karıştığında). ABD’nin güney şehirlerinde atmosferdeki aerosol oranı pratik tedbirlerle azaltılmıştır; ateş yakılmasının yasaklanması, endüstriyel araçlarda ve otomobillerde filtrasyon uygulanması. Şehir atmosferindeki kirliliğin ikinci sebebi gazlardır. Çok çeşitli gazlar şehrin havasını zehirlemektedir. Bunlardan en önemlileri kurşun (Pb), kükürt dioksit (SO2), azot monoksit (NO), karbon monoksit (CO) ve ozondur (O3). Tolerans sınırları henüz tam olarak bilinemese de bunların hepsi insan için toksik özellik göstermektedir. Şehir ortamında yerden itibaren ilk bir metrede bu gazların, özellikle de kurşunun nisbeti çok yüksektir ve çok küçük yaşlardaki çocuklar da bu seviyede solunum yapmaktadırlar. Dolayısıyla çocukların bebek arabasında değil kucakta taşınması ve de kesinlikle yürütülmemesi onların sağlığı açısından önemli bir husustur. Kurşun tetrametil formunda şehir atmosferini kirleten ve insan kanında yavaş yavaş biriken, milyarda bir (ppb) oranında olduğu için rutin kimya analizleriyle belirlenemeyen kurşun özellikle çocuklarda sinir sistemini ve zihin faaliyetini felç eden satürnizm hastalığına yol açmaktadır. Kükürt dioksitin çeşitli sebepleri vardır. Bir kısmı egzoz gazından gelir; fakat çok daha önemli bir kısmı kömürlerin yanmasıyla oluşur, yani ev-fabrika bacalarından yayılır. Azot ve karbon oksitler ise büyük kısmı itibariyle otomobillerin egzozundan çıkan tam yanmamış gazlardan ileri gelmektedirler. Ozon gazı özellikle yoğun otomobil trafiğinin görüldüğü bol güneş alan şehirlerde yaygındır. Mesela Los Angeles’in havasındaki ozon tenörü Montreal (Kanada) gibi bir şehirdekine göre 10–20 defa daha yüksektir. Ozon, zeminde güneş ışığına maruz kalıp çözünür serbest oksijen bırakan azot oksitten (N2O) itibaren oluşmaktadır. Serbest oksijen atmosfere karışan organik ürünler üzerinde reaksiyona yol açmaktadır. Aerosol-gaz ikilisine bu iki hal arasındaki karşılıklı etkileşim reaksiyonlarının ürünleri de eklenebilir. Bu süreç yeni bileşiklerin oluşmasına ve bunların buhar benzeri bir görüntüde yoğunlaşmasına yol açar; şehirlerde gördüğümüz kirli sis (smog) bu şekilde meydana gelmektedir. Bunların en meşhuru Kaliforniya smogudur fakat Lagos veya Meksika’da bunun daha yoğun ve koyu renkli çeşitleri de söz konusu olmuştur. Ayrıca Londra ve Ankara smogu da önemli sayılabilecekler arasında yer almıştır. Yine ülkemizden canlı bir misal verecek olursak, son yıllarda smog ağırlıklı hava kirliliği birçok şehirde özellikle batı bölgelerinde ilçe düzeyindeki küçük yerleşim birimlerinde bile halk sağlığı açısından zararlı boyutlara ulaşmıştır. İNSANIN TAVRI Şehir atmosferlerinin kalitesi problemi ne bir araştırma ne de bir bilimsel metod konusudur. Bu tamamen siyasi karar ve yatırım tercihiyle ilgili bir meseledir. Yakıtların tam yanmasına îmkân veren filtraj ve katalitik sistemlerin kullanılması, orta vadede bir çözüm olarak gözüken doğal gaz kullanımına yönelmek de aynı şekilde bir tercih meselesidir. Ülkemizde ilk planda tatbik edilmesi gereken husus hava kirliliğinin görüldüğü ilçeler de dahil olmak üzere, bütün şehirlerde havadaki aerosol, toksik gaz ve kurşun miktarlarının günlük periyodik ölçümünü yapan ve sonuçları haftalık olarak yayınlayan (en azından ilgili müesseselere bildiren) belediyelere bağlı hava kalite kontrol merkezlerinin kurulmasıdır. Buna göre, bütün üretim sektörleri göz önüne alınarak, kabul edilebilir sınır ve normlar belirlenmelidir. Bundan sonraki aşamada müşahhas tedbirler alınmalıdır. Bunlardan en önemlisi, tüm ülkede kurşunsuz benzin kullanımına yönelik olarak arabaların katalitik kazanla donatılmasıdır. ABD ve Japonya’nın bütün şehirlerinde uygulanan ve kısa zamanda sonuç veren, Avrupa ülkelerindeyse yakın zamanda hayata geçirilen bu program aslında Türkiye için de ütopik değildir. Fakat bu çabaların tosladığı engel her zaman aynıdır: Otomobil. Çünkü Tokyo ve Los Angeles’daki smogların tek bir sebebi vardı: Egzoz gazları. Yıllar önce, belli bir süre için de olsa, tek-çift plakaların dönüşümlü olarak trafiğe çıkmak durumunda kaldığı Ankara’da, buna kükürt ve kül nisbeti yüksek kömür kullanımı da ekleniyordu. Bugün bu problem özellikle büyük şehirlerde kaliteli kömür kullanımıyla geçici olarak çözülmüş olsa da, bu, geleceği olmayan bir tedbir şeklinde kaldığından, mesele kalıcı çözüm beklemektedir. Buraya kadar sözü edilen problemlerin üst üste birikerek bugüne yığılması, günübirlik düşünce ve tedbir anlayışından, karar mercilerinin, meyvesi uzun vadede alınan fakat sonuçta ülke genelini ilgilendiren zor yatırımlara girmekten kaçınıp, siyasi ve şahsi, ayrıca ucuz prestij sağlayan sadece kısa vadeli meselelerle ilgilenme -veya ilgileniyor gözükme- kolaycılığından kaynaklanmaktadır. |
|



Yer kabuğunda mevcut 92 element ve bunların oluşturduğu binlerce bileşenin toksik potansiyeli, önemli çevre kirliliği hâdiselerinin ışığında ortaya konmayı beklemektedir. Akut olsun, kronik olsun çevre kirlenmesi riskinin en çok görüldüğü sanayileşmiş ülkeler, her ne kadar bu konuda belli bir mesafe katetmiş olsalar da, özellikle kimya endüstrisine dayalı üretim sektörleri piyasaya her gün yeni ürünler sunduğundan ve bütün bu sentetik maddelerin çevre ve insan sağlığına ne ölçüde zarar vereceğinin anlaşılması da zamana bağlı bir husus olduğundan, yeryüzü atmosfer, biyosfer, hidrosfer ve litosferiyle, deneme-yanılma metodunun uygulandığı büyük bir test sahası olmaktan kurtulamamakta, çevreci müdahalelerin en gerçekçi olanları bile ancak arkadan yetişmektedir.