|
Tereddütler Etrafında (Haziran 1981)
M.F.G |
|
Taklid ve Tahkik SORU: Taklîdî ve tahkîkî iman ne demektir? CEVAP: Taklid; benzemeye çaÂlışmak, birinin hareketlerini tekrarlaÂmak; bir şeyin “kalp”ını yapmak deÂmektir. Tahkik ise; bir şeyin doğru olup olmadığını araştırmak ve o hususta hakikate ulaşmak için cehd ve gayret göstermekten ibarettir. Kelam ilminde büyük bir yer işÂgal eden bu mesele, asırlarca en dahî imamların münazaralarına medar olÂmuş, oldukça nazik bir mevzudur. Böyle ciddi mevzuun, ulu-orta ele alınÂması gayr-ı tabiî sayılsa bile, günümüÂzün getirdiği bir kısım meseleler karşıÂsında biz bunu zarurî görmekteyiz. Evet, günümüzde taklid ve tahkik> meseleleri, eski ehemmiyetlerine ilaÂveten daha da kıymetlenmiş ve nezaÂket kazanmışlardır Zira bir taraftan tahkikte usul ve metot değişirken, beÂri tarafta da, bilgiyle beraber taşınan şüphe ve tereddüt, en ücra yerlere kaÂdar sokularak taklîde ait herşeyi taÂrumar etmiştir. Artık yeni nesiller, esÂkilerin inandığı gibi “niçin” siz ve “neden”siz inanamıyorlar. Taklid, onların ruhlarına yabancı ve düşüncelerine ters geliyor. Bir bakıma haklı da sayılabiÂlirler. Çünkü başkalarının hareketini tekrardan ibaret olan taklid, düşünceÂde şahsiyetsizliğin, anlayışla bağnazlığın, ferdî mükellefiyet ve muamelâtta müsamahasızlığın beslenip gelişme-sine en müsait bir atmosfer sayılmakÂtadır. Nice kavim ve cemaatler vardır ki; en sağlam itikadî prensipleri, sırf alışageldikleri şeylere uygun bulmadıkÂlarından ötürü: “Biz babalarımızı üzeÂrinde bulunduğumuz yola uyarız.” (k) diyerek, reddetmişlerdir. Bu katı görüÂşün indirdiği balyozlarla, kimbilir, nice elmas gibi hakikatler paramparça oldu; saadet ve fazilete giden yollar tıkandı. Ve, kimbilir, üç-beş beyinsiz yüzünden ne kadar zaman ve nice milÂletler dünya ve ukbâ hüsranına uğradılar.. Vakıa, insanın taklid etmesi geÂrekli olan şahıslar da yok değildir. Ne var ki, insanoğlunun öteden beri taklid edegeldiğî bu zevatı, alelade insanlar içinde mütalaa etmeye imkan yoktur. Bunların her birerleri, belli devirlerin ay’ı, güneşi; asırların nuru, ziyası; cin ve inÂsin reis ve efendisi olmuşlardır. Zâten, daima Hak’la münasebetten olan, Hak’tan te’yid gören ve hep aydınlıkta yüÂrüyen bu kimseler, imam ve rehber olÂsunlar ve kitleler tarafından taklid edilÂsinler diye gönderilmişlerdir. Bu, özleri safi, düşünceleri duru; kafaları Hak’la halk arasında büyük gerçeğin halifesini Ören müstesna inÂsanlar, hiçbir zaman hasîs işlerle yaÂralanmamış, maddeye serfürû etmeÂmiş; doğruluktan ayrılmamış; alabildiğine hasbî; alabildiğine diğergâm ve alabildiğine incelerden ince yaşamışÂlardır, üstelik bütün bir hayat boyu da, bu fevkaladeliği devam ettirmişlerdir. Kaç insan gösterebilirsiniz ki, girdiği bir yol ve başlattığı bir işi soÂnuna kadar, aynı saflık, aynı duruluk içinde devam ettirmiştir. Halbuki bu zatlar, üç-beş insanla hizmete başladıkları devrede, nasıl bir düşünce ve davranış içinde iseler, cihana hükmetÂtikleri zaman da aynı davranış ve düÂşünce içinde olmuşlardır. MakamÂlar, mansıblar; hırslar, tama’lar onların ayaklarına zincir vuramamış; zaferler ve muvaffakiyetler bakışlarını bulandıramamıştır. Enbiyâdan asfiyâya, onÂdan müceddit ve müctehidlere kadar, tarihin kaydettiği bütün hakikat erleÂrini, insanlığın büyük bir kısmı taraÂfından dâima taklid etmişlerdir ve kıyamete kadar da taklid edileceklerÂdir. Taklidin bu türlüsü, yönlendirici, yüceltici ve maddî ma’nevî huzura erÂdiricidir. Bu taklitte, hürriyet ve iraÂdeyi neyf ve inkâr yoktur. Bilakis hürÂriyet ve iradeyi müdafaa; ama, su-i istimal edilmelerine meydan vermeme vardır. İnsanoğlu için ışık ve rehber saÂyılan ve düşüncede, tasavvurda, yaşaÂmada, ona hep öteleri gösteren bu seÂmavî taklid, daima mübeccel(1) kalacaktır. Mezmum ve zararlı taklid ise, akl-ı selim kâle alınmadan; müspet fenlerin ortaya koyduğu sabit neÂticeler düşünülmeden, insanın, yine kendisi gibi insanların hareketlerini tekrarlamasından ibarettir. Böyle bir taklit, insanlık mânâsına hakaret ve insanı, kendi gibi aciz, zayıf varlıklara kul ve köle eylemektir. Taklidin böylesine bin nefrîn ve bunu tavsiye edenlere de yazıklar olÂsun!.. Şimdi bir parça da, sualle izahı istenen (taklid) üzerinde duralım: Bir insanın, herhangi bir araştırma lüzumunu duymadan, görüp bildiÂği gibi, inanması ve netice itibariyle de davranışlarını ona göre ayarlaması bir taklididir. Bu türlü davranışta muÂhakeme ve dolayısıyla da “ilm-i yakîn” bulunmadığından, kitlelerin akışına, haricî müessirlerin ağır basmalarına göÂre, sık sık yer ve yön değiştirmeler olaÂbilir. Vakıa, taklit etmede takip edilen zatların, cazibe ve kuvve-i kudsiyesi ve bazı kere de, onlara karşı olan hüsn-ü zan mukallidlerin sebat ve devamlarıÂnın netice verebilir. Ama bu durum, hem çok nâdir, nem de “objektif deÂğildir. Meselenin gerçeğe aykırı, bu yöÂnünden olsa gerektir ki; ehl-i sünnet imamlarından bazıları, taklide bir kıyÂmet atfederken, diğer bir kısmı bu göÂrüşün aleyhinde olmuşlardır. Kanaat-i acizanemce, araştırma ve tahkik imkânını bulamayan bir kıÂsım ümmî kimselerin -inanılan şeylere ta’zimin gereği olarak- imanlarını kabul etme mecburiyetine binâen (takÂlid )in geçerli olduğunu tercihde ihtiÂyat ve tedbîr vardır. Ancak fen ve felÂsefeden gelen dalâlet ve küfran karşıÂsında taklidin mukavemet edemeyeceÂği de muhakkaktır. Bu bakımdan da -bilhassa günümüzde tahkik yolunun işlettirilip, umûmî bir şahrâh (2) haÂline getirilmesinde zaruret vardır. Evet, kalbi ve ruhu itibariyle, kâfî derecede doyurulup tatmin edilemeyen gençliğin, hâli hazırdaki. çılgınlığı, taklidin salim ve sıhhatli bir yol olmadığını göstermektedir. Kaldı ki, ilâhî kelâmın büyük bir kısmı, yer yer, duygu, düşünce ve bakışlarımızı yakalayarak, bize hep yeni yeni şeyler göstermekte ve daima cedid ve ceyyid bakış açıları kazandırmaktadır. Bizzat, o Kelâm-ı Kadim’in şanlı tebliğcisine “De’ki; işte benim yolum budur: AlÂlah’a basiretle da Ve t ederim, ben ve bana uyanlar...” dedirterek, büyük da’va ve da’vetin esasının (basiret) olduğuna dikkat çekilmektedir. Hele, İlâhî beyanın takriben beşte birinin inÂsanı araştırmaya Afakî ve enfüsî (3) tetkik ve tefekküre teşvik buyurduğu düşünülecek olursa, (tahkik) in ağırlığı kendi kendine ortaya çıkar. Bu büyük hakikatin, çoklarınca vaktinde kavranılmış olmaması, neslin büyük bir kesiminin maddî, manevî perişaniyet ve sefaletine sebebiyet vermiştir. Eğer bu gerçeği biraz daha ÖnÂceden kavrayarak, kalb ve ruhu aç olan insanımızı (tahkik)le doyurabilseydik, bugün çeşitli sarsıntılarla kaybettiğiÂmiz kurbanların sayısı üzücü ve utandıÂrıcı bir seviyeye ulaşmayacaktı. HeyÂhat! Göremedik ve bilemedik. NihaÂyet dünkü felâketzedelerin zakkum olan yemişleri bütün bir cihanı dolduÂracak hâle geldi. Müntesiblerinin cehâleti, hasımlarının amansız düşmanlığı karşısında “Esmezse, bir ezelî nefha yakında” daha nice civanlar eriyip giÂdecek bu yakıcı atmosfer içinde. Ümit ediyoruz ki, son felaketÂlerle iyice, ırgalanan insanımızın aklı başına gelmiş olsun da, bir kere daha tarihî tekerrürlere girilmesin. Günümüzde, araştırma ve tahkik en ehemmiyetli bir mevzu haline gelmiştir. Başdan başa milletin, bu istikamette uyarılmasında zaruret vardır. Tahkike götürücü eserlerin müÂtalaa edilmeleri üzerinde ısrarla durÂmak şarttır. Keza, bu istikamet de tertip edilecek konferans ve seminerleÂrin, yurt sathında yaygınlaştırılması da mübrem bir ihtiyaçtır. Kitaplar, bu mevzu etrafında tahşidat yapmalı. Mecmua ve gazetelerÂde bu hususa geniş yer verilmeli ve her mahfil bu istikamette değerlendirilÂmelidir. Bağrı yaralı vatanımın, düşünen ve araştıran insanlarla iyiye ve fazileÂte ereceği ümidiyle. _________________ (1) Mübeccel : Muhterem. Büyük saygı gösÂterilmiş. (2) Şahrâh : Büyük ve işlek yol, cadde. (3) Âfakî ve enfüsî : Kâinat içindeki hâdiselere ve nefse, dâhile ait. |
|


