|
Tereddütler Etrafında (Mayıs 1981)
M.F.G |
|
ÜLFET SORU: Bir konuda ülfet ne demektir? CEVAP: Ülfet; alışıklık, dostÂluk, muhabbet karşılığı bir kelimedir. Burada kastedilen mana ise, az çok bunlarla alakası bulunmakla beraber, daha geniş ve daha şümullüdür. İnsanın eşya ve hadiselerle müÂnasebeti, böyle bir münasebetten hâsıl olan manalar ve bu manaların vicdan derununda bırakacağı akisler ve esintiÂler ve daha sonra insanın davranışlaÂrında beliren farklılıklar, bir düzine vak’alardır ki, birbirini netice veren bu şeinlerle ruh, canlı, dinamik ve duyarlı kalır. Evet, varlığın güzellik ve cazibe^ sine karşı insanın duyacağı hayranlık, keza bir saat gibi işleyen umumî nizaÂma karşı onun içinde uyanan merak ve tecessüs; keşfettiği her yeni şeyle vasıl olduğu irfan ve daha derinlere inÂme arzusu; nihayet bu bilgi parçacıkÂlarını biraraya getirerek derli toplu düÂşünmeye ulaşması onu her hadîse karÂşısında duyarlılığa, zihnî cevvaliyete, ruhî faaliyete ve daima uyanık bulunÂmaya sevk eder. Aksine, etrafındaki binbir güzelÂlik ve cümbüşü duyup görmemesi; en tatlı motifler, en mevzun ve uyum içinde olan kombinezonlar karşısında hissiz ve alakasız kalması; gördüğü şeylerin sebeb ve hikmetlerine inememesi; gördüğü şeyleri sadece görüp geçÂmesi; ruhunda bir türlü irfana erememesi, onun duygusuzluğunun, ruhî ölgünlüğünün ve gözleri kapalı yaşamasının ifadesidir ki; böylelerine ne kaiÂnatın esrarlı kitabı, ne de hergün gözÂleri önünde enfüsün yaprak yaprak açılması hiçbir şey anlatamayacaktır. “Üzerine uğrayıp geçtikleri nice muciÂze (ve harikalar) vardır ki, ondan yüz çevirip durmuşlardır.” (k) yararlanaÂmamışlardır olup bitenlerden, ibret alamamışlardır doğup batanlardan. Etrafında olup bitenleri sezen bir insanın varlığa karşı duyduğu hayranlık ve tecessüs, onun için, önü soÂnu olmayan nâmütenahî denizlere açılÂma gibidir. Bu seyahatin her merhalesinde kendisine esrarlı sarayların alÂtın anahtarları verilir. Dupduru gönÂlüyle, kanatlanan duygularıyla, terkibci zihniyle ve ilham esintilerine hazır ruÂhuyla teveccüh edip yürüdükçe ve emip hazmettiği şeyleri vicdanına duyurÂdukça “her taraf bağ-ı irem”(1) düşünce dünyasında cennet bağlan serpiÂlip gelişmeye başlar. Bu rûh ve bu anlayışa ereme-yenler ise, etraflarını çepeçevre saran alışkanlıklar çeperinden bir türlü dışaÂrıya çıkamadıkları için, eşya ve hadiseÂlerin monotonluğundan şikayet eder dururlar. Bunların nazarında herşey kaos, herşey karanlık ve manasızdır. “Her mucizeyi de görseler (yine) ona inanmazlar.” (k) Dimağlarında zincir, ruhlarında bukağı ve “kalplerine müÂhür vurulmuştur, anlamazlar” (k) Böylelerinden hiçbir hayır ve semere bekÂlenemez. Bunlardan bir şeyler ümit etÂmek beyhudedir. Bir de bilip duyduktan, görüp anladıktan veya öyle olduğunu zannettikten sonra alışkanlığa dönüp göÂmülme vardır ki, her halde sualle öğÂrenilmek istenen de budur. Yani, bir parça görüp bildikten, az buçuk inaÂnıp irfana erdikten sonra, değişen dünÂyâlar, yenileşen güzellikler; derinleşÂmeyi, buûtlaşmayı gerektirdiği halde alaka ve duyarlılığını yitirip düşünmeÂden yaşamaktır ki; -maazallah-, bu hal insan için bir sukut ve duygularının Ölümü demektir. Eğer, tezelden gözünün çapaklaÂrını silip eşyadaki hikmet inceliklerini anlamaya koşmaz ve koşturulmazsa ve kulağını açıp “mele-i a’lâ”dan (2) geÂlen ilahî mesajları dinleyip anlamaya koyulmazsa, iç den içe yanıp karbonÂlaşması ve devrilip gitmesi mukadderÂdir. Bunun içindir ki, kâinatın nâzıÂmı Yüce Yaratıcı, daima değişik ses ve soluklarla ders ve ikazlarda bulunarak, hep yeni yeni, açık dilli ve açık muciÂzeli sâfîmürşidler göndererek, ezelî nutkunu tekrar ettirip gönüllere fer ve bakışlara aydınlık getirmiştir. Ve, yiÂne onun içindir ki, insanların alışkanÂlık peyda ettikleri şeylere karşı, daiÂma onların vicdanlarını uyarmış ve akÂlın eline verdiği tabloların tekrar tekÂrar gözden geçirilmesini istemiştir. İnsanoğlunun yaratılıp yeryüzüÂne yayılması; bir hayat arkadaşıyla huÂzur ve itminana kavuşması; göklerin ve yerin hilkatindeki azamet ve ihtiÂşam; dillerin, lehçelerin ihtilafı gibi düşünmeyi gerektiren hususlar; gece ve gündüz deveranının getirdikleri; şimşek ve yağmurla gelen rahmet gibi şeyler değişik ifadelerle o kadar çok zikrediÂlir ki, düşünen, bilen, duyan ve aklını kullanan için hiçbir alışkanlık ve ülfete mahal bırakmaz. “O’nun ayetlerinden (kudretinin mucizelerinden) biri de, siÂzi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insanlar oluverdiniz: O’nun ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşıp (itminana ermeÂniz) için size kendi nefislerinizden eşÂler yaratması ve aranıza sevgi ve merÂhamet koymasıdır. Şüphesiz bunda düÂşünen bir toplum için ibretler vardır: O’nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır: O’nun ayetlerinden biri de, geceleyin ve gündüzleri uyumanız ve Onun lûtfundan (rızık ve nasibinizi) aramanızdır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır: O’nun âyetlerinÂden biri de, size korku ve ümit dolu şimşeği göstermesi, gökten su indirip öldükten sonra onunla yeri dirilmesidir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için ibretler vardır.” (k) Semavî beyân, daha yüzlerce îkaz ve irşatlarıyla, yanından geçip yüzünü göreÂmediğimiz; içinde yaşayıp mevcudiyeÂtini hissedemediğimiz binlerce hârika ve mucizeye dikkatimizi çekerek ülfeti dağıtmaktadır. Ama yine de ibret ve ders alamayan bir sürü insan vardır ki çevrelerinde raks eden eşyayı ve bin-dil şakıyan hâdiseleri görüp hissedemezler. “O mâniler ki deryada yaşar deryayı bilmezler. Bundan başka bir de, düşünce ve tasavvurdaki ülfetin, insanın davranışlarına, ibadetlerine aksetmesi varÂdır ki, ferdin aşk, vecd ve heyecanının ölümü demektir. Bu duruma düşen fertte, ibadet aşkı, mesuliyet duygusu, mâsiyetden nefret, günahlarına ağlama gibi şeyler bütün bütün zail olur gider. Bundan böyle onu eski haline irca da, oldukça zordur. Çok temiz soluklar, dupduru hatırlatmalar gerektir ki o, yeniden kendini bulsun; etrafını görsün ve gönlüne inip çıkana nigehban (3) olsun. İnsanoğlunda, yeni cedid bir ruh mayalamak için gelen her yeni nefes, ona bu ma’nayı fısıldamışdır. Evet, insanlık için eskime ve kadavralaşma mukadderdir; ama, kendini yenilemek de imkânsız değildir. Elverir ki katılıÂğa neşter çalan ele saygılı olunsun. “Hâla insanlar için vakit gelmedi mi ki, kalbleri Allah’ın (c) zikrine ve inen hakikate saygılı olup da bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzerÂlerinden uzun bir zaman geçmesiyle kalbleri katılaşmış ve çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.” (k) Netice olarak diyebiliriz ki, ülfet insanoğlunun başına sardırılmış büyük bir musibettir. Ve çokları da bu musiÂbete giriftar olmaktadır. Bu duruma düşen kimse, etrafında olup biten şeylere karşı gafil, kâinat kitabındaki güzelliklere karşı kör ve hadiselerin hak söyleyen dillerine karşı sağırdır. Bu itibarla da inancında sığ ve yeterÂsiz, ibadetinde aşksız ve vecdsiz, beÂşerî muamelelerinde de muhasebesiz ve haksızdır. Onun bu durumdan kurtarılÂması, kuvvetli bir inayet elinin uzanÂmasına, kulağım işitir, gözünü görür kılmasına vabestedir. Kalplerin anahtarı elinde olanın ülfetimizi gidermesi dileğiyle... (1) Bağı Îrem: İrem bağı (2) Mele-i a’lâ: Manevi âlemler (3) Nigehban: Gözcü, gözetici bekçi. |
|


