Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !
Tereddütler Etrafında (Mayıs 1981)
M.F.G  


ÜLFET

SORU: Bir konuda ülfet ne demektir?

CEVAP:
Ülfet; alışıklık, dost­luk, muhabbet karşılığı bir kelimedir. Burada kastedilen mana ise, az çok bunlarla alakası bulunmakla beraber, daha geniş ve daha şümullüdür.

İnsanın eşya ve hadiselerle mü­nasebeti, böyle bir münasebetten hâsıl olan manalar ve bu manaların vicdan derununda bırakacağı akisler ve esinti­ler ve daha sonra insanın davranışla­rında beliren farklılıklar, bir düzine vak’alardır ki, birbirini netice veren bu şeinlerle ruh, canlı, dinamik ve duyarlı kalır.

Evet, varlığın güzellik ve cazibe^ sine karşı insanın duyacağı hayranlık, keza bir saat gibi işleyen umumî niza­ma karşı onun içinde uyanan merak ve tecessüs; keşfettiği her yeni şeyle vasıl olduğu irfan ve daha derinlere in­me arzusu; nihayet bu bilgi parçacık­larını biraraya getirerek derli toplu dü­şünmeye ulaşması onu her hadîse kar­şısında duyarlılığa, zihnî cevvaliyete, ruhî faaliyete ve daima uyanık bulun­maya sevk eder.

Aksine, etrafındaki binbir güzel­lik ve cümbüşü duyup görmemesi; en tatlı motifler, en mevzun ve uyum içinde olan kombinezonlar karşısında hissiz ve alakasız kalması; gördüğü şeylerin sebeb ve hikmetlerine inememesi; gördüğü şeyleri sadece görüp geç­mesi; ruhunda bir türlü irfana erememesi, onun duygusuzluğunun, ruhî ölgünlüğünün ve gözleri kapalı yaşamasının ifadesidir ki; böylelerine ne kai­natın esrarlı kitabı, ne de hergün göz­leri önünde enfüsün yaprak yaprak açılması hiçbir şey anlatamayacaktır. “Üzerine uğrayıp geçtikleri nice muci­ze (ve harikalar) vardır ki, ondan yüz çevirip durmuşlardır.” (k) yararlana­mamışlardır olup bitenlerden, ibret alamamışlardır doğup batanlardan.

Etrafında olup bitenleri sezen bir insanın varlığa karşı duyduğu hayranlık ve tecessüs, onun için, önü so­nu olmayan nâmütenahî denizlere açıl­ma gibidir. Bu seyahatin her merhalesinde kendisine esrarlı sarayların al­tın anahtarları verilir. Dupduru gön­lüyle, kanatlanan duygularıyla, terkibci zihniyle ve ilham esintilerine hazır ru­huyla teveccüh edip yürüdükçe ve emip hazmettiği şeyleri vicdanına duyur­dukça “her taraf bağ-ı irem”(1) düşünce dünyasında cennet bağlan serpi­lip gelişmeye başlar.

Bu rûh ve bu anlayışa ereme-yenler ise, etraflarını çepeçevre saran alışkanlıklar çeperinden bir türlü dışa­rıya çıkamadıkları için, eşya ve hadise­lerin monotonluğundan şikayet eder dururlar. Bunların nazarında herşey kaos, herşey karanlık ve manasızdır.

“Her mucizeyi de görseler (yine) ona inanmazlar.” (k) Dimağlarında zincir, ruhlarında bukağı ve “kalplerine mü­hür vurulmuştur, anlamazlar” (k) Böylelerinden hiçbir hayır ve semere bek­lenemez. Bunlardan bir şeyler ümit et­mek beyhudedir.

Bir de bilip duyduktan, görüp anladıktan veya öyle olduğunu zannettikten sonra alışkanlığa dönüp gö­mülme vardır ki, her halde sualle öğ­renilmek istenen de budur. Yani, bir parça görüp bildikten, az buçuk ina­nıp irfana erdikten sonra, değişen dün­yâlar, yenileşen güzellikler; derinleşÂ­meyi, buûtlaşmayı gerektirdiği halde alaka ve duyarlılığını yitirip düşünme­den yaşamaktır ki; -maazallah-, bu hal insan için bir sukut ve duygularının Ölümü demektir.

Eğer, tezelden gözünün çapakla­rını silip eşyadaki hikmet inceliklerini anlamaya koşmaz ve koşturulmazsa ve kulağını açıp “mele-i a’lâ”dan (2) ge­len ilahî mesajları dinleyip anlamaya koyulmazsa, iç den içe yanıp karbon­laşması ve devrilip gitmesi mukadder­dir.

Bunun içindir ki, kâinatın nâzı­mı Yüce Yaratıcı, daima değişik ses ve soluklarla ders ve ikazlarda bulunarak, hep yeni yeni, açık dilli ve açık muci­zeli sâfîmürşidler göndererek, ezelî nutkunu tekrar ettirip gönüllere fer ve bakışlara aydınlık getirmiştir. Ve, yi­ne onun içindir ki, insanların alışkan­lık peyda ettikleri şeylere karşı, dai­ma onların vicdanlarını uyarmış ve ak­lın eline verdiği tabloların tekrar tek­rar gözden geçirilmesini istemiştir.

İnsanoğlunun yaratılıp yeryüzü­ne yayılması; bir hayat arkadaşıyla hu­zur ve itminana kavuşması; göklerin ve yerin hilkatindeki azamet ve ihti­şam; dillerin, lehçelerin ihtilafı gibi düşünmeyi gerektiren hususlar; gece ve gündüz deveranının getirdikleri; şimşek ve yağmurla gelen rahmet gibi şeyler değişik ifadelerle o kadar çok zikredi­lir ki, düşünen, bilen, duyan ve aklını kullanan için hiçbir alışkanlık ve ülfete mahal bırakmaz. “O’nun ayetlerinden (kudretinin mucizelerinden) biri de, si­zi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insanlar oluverdiniz: O’nun ayetlerinden biri de, kendileriyle kaynaşıp (itminana erme­niz) için size kendi nefislerinizden eşÂ­ler yaratması ve aranıza sevgi ve mer­hamet koymasıdır. Şüphesiz bunda dü­şünen bir toplum için ibretler vardır: O’nun âyetlerinden biri de göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin değişik olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır: O’nun ayetlerinden biri de, geceleyin ve gündüzleri uyumanız ve Onun lûtfundan (rızık ve nasibinizi) aramanızdır. Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır: O’nun âyetlerin­den biri de, size korku ve ümit dolu şimşeği göstermesi, gökten su indirip öldükten sonra onunla yeri dirilmesidir. Şüphesiz bunda aklını kullanan bir kavim için ibretler vardır.” (k) Semavî beyân, daha yüzlerce îkaz ve irşatlarıyla, yanından geçip yüzünü göre­mediğimiz; içinde yaşayıp mevcudiye­tini hissedemediğimiz binlerce hârika ve mucizeye dikkatimizi çekerek ülfeti dağıtmaktadır. Ama yine de ibret ve ders alamayan bir sürü insan vardır ki çevrelerinde raks eden eşyayı ve bin-dil şakıyan hâdiseleri görüp hissedemezler. “O mâniler ki deryada yaşar deryayı bilmezler. Bundan başka bir de, düşünce ve tasavvurdaki ülfetin, insanın davranışlarına, ibadetlerine aksetmesi var­dır ki, ferdin aşk, vecd ve heyecanının ölümü demektir. Bu duruma düşen fertte, ibadet aşkı, mesuliyet duygusu, mâsiyetden nefret, günahlarına ağlama gibi şeyler bütün bütün zail olur gider. Bundan böyle onu eski haline irca da, oldukça zordur. Çok temiz soluklar, dupduru hatırlatmalar gerektir ki o, yeniden kendini bulsun; etrafını görsün ve gönlüne inip çıkana nigehban (3) olsun.

İnsanoğlunda, yeni cedid bir ruh mayalamak için gelen her yeni nefes, ona bu ma’nayı fısıldamışdır. Evet, insanlık için eskime ve kadavralaşma mukadderdir; ama, kendini yenilemek de imkânsız değildir. Elverir ki katılı­ğa neşter çalan ele saygılı olunsun. “Hâla insanlar için vakit gelmedi mi ki, kalbleri Allah’ın (c) zikrine ve inen hakikate saygılı olup da bundan önce kendilerine kitap verilmiş, sonra üzer­lerinden uzun bir zaman geçmesiyle kalbleri katılaşmış ve çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.” (k)

Netice olarak diyebiliriz ki, ülfet insanoğlunun başına sardırılmış büyük bir musibettir. Ve çokları da bu musi­bete giriftar olmaktadır. Bu duruma düşen kimse, etrafında olup biten şeylere karşı gafil, kâinat kitabındaki güzelliklere karşı kör ve hadiselerin hak söyleyen dillerine karşı sağırdır. Bu itibarla da inancında sığ ve yeter­siz, ibadetinde aşksız ve vecdsiz, be­şerî muamelelerinde de muhasebesiz ve haksızdır. Onun bu durumdan kurtarıl­ması, kuvvetli bir inayet elinin uzan­masına, kulağım işitir, gözünü görür kılmasına vabestedir.

Kalplerin anahtarı elinde olanın ülfetimizi gidermesi dileğiyle...



(1) Bağı Îrem: İrem bağı

(2) Mele-i a’lâ: Manevi âlemler

(3) Nigehban: Gözcü, gözetici bekçi.




podcast itunes youtube rss twitter facebook