|
Tereddütler Etrafında (Nisan 1981)
M.F.G |
|
GÜÇ KADERİN Mİ? SORU: İnsanın ne zaman ve nasıl öleceği önceden belirlendiğine göre, onu öldürenin suçu nedir? CEVAP: Herşey gibi ölümün de zaman ve keyfiyeti, önceden tesbit edilmiştir. Yani kâinat için vârid ve vâki olan herşey, insan, insanın hayatı ve ölümü için de vârid ve vâkidir. BelÂli Ölçülerle varlığa erme, yine belli ölÂçü ve kıstaslar içinde varlığı sürdürme ve belli bir zamandan sonra da sahneÂden çekilme, her varlık için kaçınılÂmaz bir hakikattir. Herşey, çok geÂniş ve umumî bir (kader) dairesi içinÂde ve kendisi için (belirlenmiş) bir çizÂgide doğar, gelişir; sonra da söner giÂder. Bu, ezelî, değişmez bir yol ve ebedlere kadar devam edecek bir çark ve bir düzendir. Zerrelerden sistemlere kadar, hayÂret verici bir düzen ve baş döndürücü bir ahenkle işleyen şu koca kâinat, bağrında ortaya çıkarılan ve geliştirilen pozitif ilimler ve o ilimlere ait saÂbit prensipler ve âlemşümul kaideleriyle, herşey için böyle bir ilk (belirleme)yi, bir tayin ve takdiri gösterÂmektedir. Böyle ilk bir planlama olÂmadan, ne kâinattaki nizam ve ahengi izah etmek, ne de onun bağrında, müsbet ilimlerden herhangi birini geliştirmek mümkün olmayacaktır. Kâinatın alabildiğine hendesî, alabildiğine riyazî; yani, tesbit ve takdirlere göre hareket etmesi sayesindedir ki; fizik laboÂratuarında belli prensiplere göre araşÂtırma yapmak, anatomiyi belli kaideÂler içinde mütalaa etmek ve anlatmak ve yine sabit bir kısım kaidelerle, feÂzanın derinliklerine açılmak kabil olmuştur. Ahenksiz bir kâinatta, plansız programsız bir dünyada ve nizamsız işÂleyen bir tabiat mecmuasında pozitif ilimlerden hiçbirini düşünmeye imkân yoktur. İlimler, aslında mevcut olan bir kısım kaide ve prensiplere (adese) olmuş, onları göstermiş ve onlara birer nam takmışlardır. Bu ifade ile ilimleri ve keşifleri küçümsemek istemiyoruz; sadece onların yer ve ağırlıklarına dikkati çekerek, çok daha mühim hususlara işaret etÂmek istiyoruz ki; o’da, ilimlerden ve keşiflerden evvel kâinatın sinesinde bir kalb gibi atan nizam ve ahenktir. Bu nizam ve ahengi, ilk bir (belirleme) ve kaderî bir programla bütün cihanlara esas yapan kudret ne müecceldir! (1) bu (yukardan inme) ve (hâkim) kaÂnunları, insan topluluklarına tatbik etÂmek isteyen içtimaiyatçılar da oldu. Böyle koyu bir kadercilik, daha doğÂrusu aşırı cebriyecilik (2) her zaman tenkid edilecek bir mevzu olsa bile, âlem-şumul bir ahenk ve bu ahengin dayandığı ezelî programı itiraf bakımından, oldukça manidardır. Aslında inanç ve itikada mütealÂlik her hakikat, kendi kendine var ve haricî destek ve itiraflara dayanma ihÂtiyacından çok muallâ ve müberrâdır. (3) Ne var ki bakışları bu türlü haricîliklerle bulanmış, kalbi bunlara ait beyanlarla yerinden oynamış talihÂsiz neslimize “yerine dön!” çağrısınÂda bulunurken, onu başdan çıkaranÂların tenâkuzlarına işaret yoluyla dahi olsa- temas etmekte fâide olacağı kaÂnaatindeyiz. Ve işte bunun için sözü uzattık ve sadet harici beyanlarda buÂlunduk. Yoksa, bütün kâinatın fevkalâÂde bir tenasüb, bir uyarlılık içinde işÂlemesi atomlardan, galaksilere kadar herşeyin, göz doldurucu bir nizam ve intizamla hareketi, bütün eşyayı kıskıvÂrak bağlayan bir tayin ve takdire ve bir hâkimiyet ve cebre delâlet etmektedir. Kuruldu kurulalı bütün dünyalar bu mutlak hâkimiyete boyun eğmiş,; onun iradesine râm ve o’na inkiyad üzere, halden hale dönerek devam edip gitmektedir. Ancak, insan ve benzeri, irade ve hürriyete sahip varlıklar için, ilk yaraÂtılış tamamen cebrî ve sair varlıklarla aynı çizgide cereyan etse bile, daha sonra iradeleri altına giren hususlarda, emsallerinden bütün bütün ayrılırlar. Böyle bir farklılıktan ötürü de, “ÖnceÂden belirlemenin manası, insan ve benzerleri için değişik bir hüviyet alır. Ve, esasen sorulan soru da insanın bu farklı yönünü sezememiş olmadan ve o’nu da tıpkı diğer eşya gibi mütalaa etmekten doğmaktadır. Bu itibarla, inÂsan ve sair varlıklar arasında mevcut böyle bir farkı kavrama, kısmen dahi olsa, meseleyi halleder kanaatindeyiz. Gerisi, ilm-i İlahi’nin bütün eşyayı çepeçevre ihata etmesini kavramaktan ibarettir. Evet, insanın bir hürriyet ve iradesi, bir meyil ve seçme istidadı varÂdır. Ve o hürriyet ve irade, meyil ve seçmeye göre; iyi ve kötü sevap ve güÂnah insana nisbet edilir. İnsan irade ve isteğinin, meydana gelen neticeler karÂşısında, ağırlığı ne” olursa olsun; o irade, yüce yaratıcı tarafından bir şart ve sebep olarak kabul edilmişse, onu hayırlara ve serlere çevirmesine göre, (suçlu) veya (faziletli) unvanını alır. Evet, onun suçlu veya suçsuz olmaÂsı, (irade) dediğimiz şeyin hayra veya şerre eğilim göstermesine dayanmaktaÂdır. Bu eğilimin neticesinde meydana gelen hâdise, insanoğlunun sırtına vuÂrulamayacak kadar ağır da olsa, o, bu temayülle çağrıda bulunduğu için, mes’uliyet ve cürüm de ona aittir. O mes’uliyet ve cürümü önceden tayin ve takdir eden, sonra da belirlediği zaÂman içinde onu yaratan zat, mesuliÂyet ve cürümden muallâ ve müberrâdır. Mesela, O yüce zat, iklimlerin deÂğişmesi gibi çok büyük bir hâdiseyi, bizim nefes alıp vermemize bağlamış olup da, dese ki: “Eğer dakikada, şu miktarın üstünde nefes alıp verirseniz, bulunduğunuz yerin coğrafi durumuÂnu değiştiririm.” Bizler, (Tenâsüb-u ilÂliyet prensibi) (4) açısından, nefes alıp vermeyle, iklimlerin değişmesi araÂsında bir münasebet görmediğimiz için, yasak edilen şeyi işlesek; o da, va’detdiği gibi iklimleri değiştirse, takatimizin çok fevkinde olan bu işe, biz sebebiyet verdiğimiz için, suçlu da biz oluruz. İşte bunun gibi, herkes elindeki cüz’i irade ve ihtiyariyle, sebebiyet verdiği şeylerin neticelerinden Ötürü, ya suçlu sayılır ve muaheze görür veya vefalı sayılır mükâfata mazhar olur. Binaenaleyh, ölüme sebebiyet veÂren de suçlu olur; ulu dergâhta affedilmezse mutlaka muaheze görecektir. Şimdi, biraz da meselenin ikinci şıkkı üzerinde duralım. Yani, bütün eşÂyayı, yaratıcının geniş ilmi içine alması açısından, insan iradesiyle hâdiseler arasındaki münasebeti görmeye çalışaÂlım. Allah’ın ilmine göre, bütün varlık ve varlık ötesi herşey, sebeb ve netiÂceleriyle içice ve yananadır. O nokÂtada, önce-sonra; sebeb-netice; illet-ma’lul; evlat-baba; bahar-yaz bir vahiÂdin iki yüzü haline gelir. Ve yine O ilÂme göre sonra-önce gibi; netice-sebeb gibi; ma’lul-illet gibi bilinir ve hükmeÂdilir. Kimin, hangi istikamette, nasıl bir temayülü olacak ve kim-âdî bir şart ve sebepten ibaret olan iradesini hangi yönde kullanacak, bütün bunlar, önceÂden bilindiği için; o sebeblere göre meydana gelecek neticeleri takdir ve tesbit etmek, insan iradesini bağlamamakta ve zorlamaktadır. Aksine, onun meyilleri hesaba katılarak hakÂkında takdirler yapıldığı için, iradesi kabul edilmekte ve destek görmekteÂdir. Nitekim, bir büyük zat, hizmetçileÂrine: “Sizler öksürüğünüzü tuttuğunuz, zaman, şahane hediyeler elde edecekÂsiniz; sebepsiz öksürdüğünüz takdirde ise, hediyeleri kaybetmekle beraber, bir de itap göreceksiniz.” dese, onların iradelerini kabul etmiş ve desteklemiş olur. Aynen öyle de, yüce yaratıcı kulÂlarından birine: “Sen şu istikamette bir eğilim göstereceksin; ben de, senin eğilim gösterdiğin o şeyi yaratacağım. Ve işte, senin o temayülüne göre de, şimdiden onu (belirlemiş) bulunuyoÂrum.” ferman etse, o’nun iradesine ehemmiyet atfetmiş ve kıymetlendirÂmiş olur Binaenaleyh, (ilk belirleme) de iraÂdeyi bağlama olmadığı gibi, ferdi, rızaÂsı hilafına herhangi bir işe zorlama da yoktur. Ayrıca, kader ve (ilk belirleme) Allah’ın (C.C.) ilmi programlarından ibarettir. Yani, kimlerin hangi istikaÂmetlerde eğilimleri olacak, onu bilmesi ve kendinin yapıp yaratacağı şeylerÂle,, bir plan ve program haline getirmeÂsi demektir. Bilmekse, hariçte olacak şeylerin, şöyle veya böyle olmasını, gerektirmez. Hariçte olup biten şeyleÂrin, şöyle veya böyle olmasını, insaÂnın temayüllerine göre, yaratıcının kudret ve iradesi icad eder. Bu itibarÂla, var olup meydana gelen şeyler, öyÂle bilindikleri için varolmuş değillerÂdir. Bilakis, var oldukları şekillerle biÂlinmektedirler ki; ilk takdir ve ta’yin de, işte budur. Kelamcılar bunu “İlim, ma’luma tâbîdir” sözüyle ifade ediyorÂlardı. Yani, nasıl olacak öyle biliniyor; yoksa öyle bilindiği için meydana gelÂmiyor. Nasıl ki bizim, ilmî tasarı ve planlarımız, pratikte, tasavvur ettiğimiz şeylerin vücud bulmasını gerektirÂmez. öyle de, Yüce Yaratıcının (tasaÂrı ve planlan) sayabileceğimiz (ilk beÂlirlemeler) de, hariçte, herhangi bir şeÂyin var olmasını mecburî kılmaz. Hâsılı: Allah, olmuş, olacak herşeyi ihata eden geniş ilmiyle; sebepleri, neticeler gibi; neticeleri de sebebler gibi bilmektedir. Kimlerin iyi işler yapÂmaya niyet edeceklerini ve kimlerin kötü şeylere teşebbüste bulunacaklarıÂnı ve bu teşebbüs ve niyetlere göre neler yaratacağını (belirlemiş) ve takdir etmiştir. Zamanı gelince de, mükelleÂfin eğilim ve niyetlerine göre, takdir buyurduğu şeyleri dilediği gibi yarataÂcaktır. Onun için, bir insanın nasıl ve ne zaman öleceğinin ve bir başkasının da bu fiile sebebiyet vereceğinin önceden ta’yin edilmiş olması, mesuliyeti gideÂrici değildir. Zira takdir, onun hürriyet ve iradesi hisaba katılarak yapılmıştır. Bu itibarla da, cürmü kendisini isnad edilecek ve ona göre de, muâhezeye tabî tutulacaktır. Kaderle alâkalı, bu derin meseleÂnin, bilhassa kendi kaynaklarında, tekÂrar tekrar mütalaa edilmesi şarttır. BiÂzim yaptığımız şey, selefin sağlam prensipleri içinde, mes’elenin avam anÂlayışına intikal ettirilmesi olmuştur. ________________ (1) Mübeccel : Muhterem, yüceltilen. Çok saygı gösterilen. (2) Cebriye : İnsanın iradesini inkâr eden sapık bir mezhep. (3) Müberrâ :Fenalıktan uzak kalmış. Temiz. Noksansız. Münezzeh. (4) Tenâsüb-ü İlliyet : Sebeb-netice münasebeti. |
|


