Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !
Tereddütler Etrafında (Nisan 1981)
M.F.G  



GÜÇ KADERİN Mİ?

SORU: İnsanın ne zaman ve nasıl öleceği önceden belirlendiğine göre, onu öldürenin suçu nedir?

CEVAP:
Herşey gibi ölümün de zaman ve keyfiyeti, önceden tesbit edilmiştir. Yani kâinat için vârid ve vâki olan herşey, insan, insanın hayatı ve ölümü için de vârid ve vâkidir. Bel­li Ölçülerle varlığa erme, yine belli öl­çü ve kıstaslar içinde varlığı sürdürme ve belli bir zamandan sonra da sahne­den çekilme, her varlık için kaçınıl­maz bir hakikattir. Herşey, çok ge­niş ve umumî bir (kader) dairesi için­de ve kendisi için (belirlenmiş) bir çiz­gide doğar, gelişir; sonra da söner gi­der. Bu, ezelî, değişmez bir yol ve ebedlere kadar devam edecek bir çark ve bir düzendir.

Zerrelerden sistemlere kadar, hay­ret verici bir düzen ve baş döndürücü bir ahenkle işleyen şu koca kâinat, bağrında ortaya çıkarılan ve geliştirilen pozitif ilimler ve o ilimlere ait sa­bit prensipler ve âlemşümul kaideleriyle, herşey için böyle bir ilk (belirleme)yi, bir tayin ve takdiri göster­mektedir. Böyle ilk bir planlama ol­madan, ne kâinattaki nizam ve ahengi izah etmek, ne de onun bağrında, müsbet ilimlerden herhangi birini geliştirmek mümkün olmayacaktır. Kâinatın alabildiğine hendesî, alabildiğine riyazî; yani, tesbit ve takdirlere göre hareket etmesi sayesindedir ki; fizik labo­ratuarında belli prensiplere göre araşÂ­tırma yapmak, anatomiyi belli kaide­ler içinde mütalaa etmek ve anlatmak ve yine sabit bir kısım kaidelerle, fe­zanın derinliklerine açılmak kabil olmuştur.

Ahenksiz bir kâinatta, plansız programsız bir dünyada ve nizamsız işÂ­leyen bir tabiat mecmuasında pozitif ilimlerden hiçbirini düşünmeye imkân yoktur. İlimler, aslında mevcut olan bir kısım kaide ve prensiplere (adese) olmuş, onları göstermiş ve onlara birer nam takmışlardır.

Bu ifade ile ilimleri ve keşifleri küçümsemek istemiyoruz; sadece onların yer ve ağırlıklarına dikkati çekerek, çok daha mühim hususlara işaret et­mek istiyoruz ki; o’da, ilimlerden ve keşiflerden evvel kâinatın sinesinde bir kalb gibi atan nizam ve ahenktir. Bu nizam ve ahengi, ilk bir (belirleme) ve kaderî bir programla bütün cihanlara esas yapan kudret ne müecceldir! (1) bu (yukardan inme) ve (hâkim) ka­nunları, insan topluluklarına tatbik et­mek isteyen içtimaiyatçılar da oldu. Böyle koyu bir kadercilik, daha doğ­rusu aşırı cebriyecilik (2) her zaman tenkid edilecek bir mevzu olsa bile, âlem-şumul bir ahenk ve bu ahengin dayandığı ezelî programı itiraf bakımından, oldukça manidardır.

Aslında inanç ve itikada müteal­lik her hakikat, kendi kendine var ve haricî destek ve itiraflara dayanma ih­tiyacından çok muallâ ve müberrâdır. (3) Ne var ki bakışları bu türlü haricîliklerle bulanmış, kalbi bunlara ait beyanlarla yerinden oynamış talih­siz neslimize “yerine dön!” çağrısın­da bulunurken, onu başdan çıkaran­ların tenâkuzlarına işaret yoluyla dahi olsa- temas etmekte fâide olacağı ka­naatindeyiz. Ve işte bunun için sözü uzattık ve sadet harici beyanlarda bu­lunduk. Yoksa, bütün kâinatın fevkalâ­de bir tenasüb, bir uyarlılık içinde işÂ­lemesi atomlardan, galaksilere kadar herşeyin, göz doldurucu bir nizam ve intizamla hareketi, bütün eşyayı kıskıv­rak bağlayan bir tayin ve takdire ve bir hâkimiyet ve cebre delâlet etmektedir. Kuruldu kurulalı bütün dünyalar bu mutlak hâkimiyete boyun eğmiş,; onun iradesine râm ve o’na inkiyad üzere, halden hale dönerek devam edip gitmektedir.

Ancak, insan ve benzeri, irade ve hürriyete sahip varlıklar için, ilk yara­tılış tamamen cebrî ve sair varlıklarla aynı çizgide cereyan etse bile, daha sonra iradeleri altına giren hususlarda, emsallerinden bütün bütün ayrılırlar. Böyle bir farklılıktan ötürü de, “Önce­den belirlemenin manası, insan ve benzerleri için değişik bir hüviyet alır. Ve, esasen sorulan soru da insanın bu farklı yönünü sezememiş olmadan ve o’nu da tıpkı diğer eşya gibi mütalaa etmekten doğmaktadır. Bu itibarla, in­san ve sair varlıklar arasında mevcut böyle bir farkı kavrama, kısmen dahi olsa, meseleyi halleder kanaatindeyiz. Gerisi, ilm-i İlahi’nin bütün eşyayı çepeçevre ihata etmesini kavramaktan ibarettir.

Evet, insanın bir hürriyet ve iradesi, bir meyil ve seçme istidadı var­dır. Ve o hürriyet ve irade, meyil ve seçmeye göre; iyi ve kötü sevap ve gü­nah insana nisbet edilir. İnsan irade ve isteğinin, meydana gelen neticeler kar­şısında, ağırlığı ne” olursa olsun; o irade, yüce yaratıcı tarafından bir şart ve sebep olarak kabul edilmişse, onu hayırlara ve serlere çevirmesine göre, (suçlu) veya (faziletli) unvanını alır. Evet, onun suçlu veya suçsuz olma­sı, (irade) dediğimiz şeyin hayra veya şerre eğilim göstermesine dayanmakta­dır. Bu eğilimin neticesinde meydana gelen hâdise, insanoğlunun sırtına vu­rulamayacak kadar ağır da olsa, o, bu temayülle çağrıda bulunduğu için, mes’uliyet ve cürüm de ona aittir. O mes’uliyet ve cürümü önceden tayin ve takdir eden, sonra da belirlediği za­man içinde onu yaratan zat, mesuli­yet ve cürümden muallâ ve müberrâdır.

Mesela, O yüce zat, iklimlerin de­ğişmesi gibi çok büyük bir hâdiseyi, bizim nefes alıp vermemize bağlamış olup da, dese ki: “Eğer dakikada, şu miktarın üstünde nefes alıp verirseniz, bulunduğunuz yerin coğrafi durumu­nu değiştiririm.” Bizler, (Tenâsüb-u il­liyet prensibi) (4) açısından, nefes alıp vermeyle, iklimlerin değişmesi ara­sında bir münasebet görmediğimiz için, yasak edilen şeyi işlesek; o da, va’detdiği gibi iklimleri değiştirse, takatimizin çok fevkinde olan bu işe, biz sebebiyet verdiğimiz için, suçlu da biz oluruz.

İşte bunun gibi, herkes elindeki cüz’i irade ve ihtiyariyle, sebebiyet verdiği şeylerin neticelerinden Ötürü, ya suçlu sayılır ve muaheze görür veya vefalı sayılır mükâfata mazhar olur.

Binaenaleyh, ölüme sebebiyet ve­ren de suçlu olur; ulu dergâhta affedilmezse mutlaka muaheze görecektir.

Şimdi, biraz da meselenin ikinci şıkkı üzerinde duralım. Yani, bütün eşÂ­yayı, yaratıcının geniş ilmi içine alması açısından, insan iradesiyle hâdiseler arasındaki münasebeti görmeye çalışa­lım.

Allah’ın ilmine göre, bütün varlık ve varlık ötesi herşey, sebeb ve neti­celeriyle içice ve yananadır. O nok­tada, önce-sonra; sebeb-netice; illet-ma’lul; evlat-baba; bahar-yaz bir vahi­din iki yüzü haline gelir. Ve yine O il­me göre sonra-önce gibi; netice-sebeb gibi; ma’lul-illet gibi bilinir ve hükme­dilir.

Kimin, hangi istikamette, nasıl bir temayülü olacak ve kim-âdî bir şart ve sebepten ibaret olan iradesini hangi yönde kullanacak, bütün bunlar, önce­den bilindiği için; o sebeblere göre meydana gelecek neticeleri takdir ve tesbit etmek, insan iradesini bağlamamakta ve zorlamaktadır. Aksine, onun meyilleri hesaba katılarak hak­kında takdirler yapıldığı için, iradesi kabul edilmekte ve destek görmekte­dir. Nitekim, bir büyük zat, hizmetçile­rine: “Sizler öksürüğünüzü tuttuğunuz, zaman, şahane hediyeler elde edecek­siniz; sebepsiz öksürdüğünüz takdirde ise, hediyeleri kaybetmekle beraber, bir de itap göreceksiniz.” dese, onların iradelerini kabul etmiş ve desteklemiş olur. Aynen öyle de, yüce yaratıcı kul­larından birine: “Sen şu istikamette bir eğilim göstereceksin; ben de, senin eğilim gösterdiğin o şeyi yaratacağım.

Ve işte, senin o temayülüne göre de, şimdiden onu (belirlemiş) bulunuyo­rum.” ferman etse, o’nun iradesine ehemmiyet atfetmiş ve kıymetlendir­miş olur

Binaenaleyh, (ilk belirleme) de ira­deyi bağlama olmadığı gibi, ferdi, rıza­sı hilafına herhangi bir işe zorlama da yoktur.

Ayrıca, kader ve (ilk belirleme) Allah’ın (C.C.) ilmi programlarından ibarettir. Yani, kimlerin hangi istika­metlerde eğilimleri olacak, onu bilmesi ve kendinin yapıp yaratacağı şeyler­le,, bir plan ve program haline getirme­si demektir. Bilmekse, hariçte olacak şeylerin, şöyle veya böyle olmasını, gerektirmez. Hariçte olup biten şeyle­rin, şöyle veya böyle olmasını, insa­nın temayüllerine göre, yaratıcının kudret ve iradesi icad eder. Bu itibar­la, var olup meydana gelen şeyler, öy­le bilindikleri için varolmuş değiller­dir. Bilakis, var oldukları şekillerle bi­linmektedirler ki; ilk takdir ve ta’yin de, işte budur. Kelamcılar bunu “İlim, ma’luma tâbîdir” sözüyle ifade ediyor­lardı. Yani, nasıl olacak öyle biliniyor; yoksa öyle bilindiği için meydana gel­miyor. Nasıl ki bizim, ilmî tasarı ve planlarımız, pratikte, tasavvur ettiğimiz şeylerin vücud bulmasını gerektir­mez. öyle de, Yüce Yaratıcının (tasa­rı ve planlan) sayabileceğimiz (ilk be­lirlemeler) de, hariçte, herhangi bir şe­yin var olmasını mecburî kılmaz.

Hâsılı: Allah, olmuş, olacak herşeyi ihata eden geniş ilmiyle; sebepleri, neticeler gibi; neticeleri de sebebler gibi bilmektedir. Kimlerin iyi işler yap­maya niyet edeceklerini ve kimlerin kötü şeylere teşebbüste bulunacakları­nı ve bu teşebbüs ve niyetlere göre neler yaratacağını (belirlemiş) ve takdir etmiştir. Zamanı gelince de, mükelle­fin eğilim ve niyetlerine göre, takdir buyurduğu şeyleri dilediği gibi yarata­caktır.

Onun için, bir insanın nasıl ve ne zaman öleceğinin ve bir başkasının da bu fiile sebebiyet vereceğinin önceden ta’yin edilmiş olması, mesuliyeti gide­rici değildir. Zira takdir, onun hürriyet ve iradesi hisaba katılarak yapılmıştır. Bu itibarla da, cürmü kendisini isnad edilecek ve ona göre de, muâhezeye tabî tutulacaktır.

Kaderle alâkalı, bu derin mesele­nin, bilhassa kendi kaynaklarında, tek­rar tekrar mütalaa edilmesi şarttır. Bi­zim yaptığımız şey, selefin sağlam prensipleri içinde, mes’elenin avam an­layışına intikal ettirilmesi olmuştur.



________________


(1) Mübeccel : Muhterem, yüceltilen. Çok saygı gösterilen.

(2) Cebriye : İnsanın iradesini inkâr eden sapık bir mezhep.

(3) Müberrâ :Fenalıktan uzak kalmış. Temiz. Noksansız. Münezzeh.

(4) Tenâsüb-ü İlliyet : Sebeb-netice münasebeti.
podcast itunes youtube rss twitter facebook