|
Timsahın Çenesinden
Prof.Dr. Arif SARSILMAZ [email protected] |
Sesli Dinle
|
* 'Küçük bir kuş yavrusu bile suya düşüp çırpınsa, karanlıkta onun yerini, Allah’ın izniyle elimle koymuş gibi bulurum.' diyen timsahlara bahşedilmiş hassas işitme cihazının hususiyetleri nelerdir? * 'Timsah gözyaşları dökmek' tâbirinin hakiki ve mecâzî mânâlarını bir timsah nasıl açıklıyor? * Timsah, kendinde 'kusurlu evrimleşme' emareleri gören(!) evrimcilere soruyor: 'Her bakımdan mükemmel olan organlarımın birbirleriyle olan harika münasebetini nasıl açıklayacaksınız?' * Timsahlar için, 'hava durumu' neden hayatî bir meseledir? * Timsahlardaki üçüncü göz kapağının hikmetleri… * Timsahların avlanma metotları… Merhaba meraklı insanoğlu, Türkiye'de yaşadığınız için, benden korkmanıza gerek yok. Şâyet Afrika, Amerika veya Avustralya'da yaşasaydınız, serinleme yahut avlanma maksadıyla suya girdiğinizde, bana dikkat etmenizi söylemek mecburiyetindeydim. Koca bir çene ve sivri dişlerle ilk anda sizleri ürkütmüş olabilirim; ama inanın karnım aç değilse, kimseye bulaşmam. Hele insana hiç saldırmam; ama acıkmışsam, o zaman işler değişir. 23 türümüz vardır, alt ve üst çenelerimizin kapanması esnasında dişlerimizin birbirine temas şekline göre üç familyaya (Alligatoridae, Crocodylidae, Gavialidae) ayrılırız. Dış görünüşümüz bakımından bizleri çok büyük bir kertenkeleye, yahut küçük bir dinozora benzetebilirsiniz. Bu benzerlik yüzünden sürüngenler (Reptilia) sınıfında ayrı bir takımda (Crocodilia) toplanmışız. Görünüş bakımından kertenkelelere benzediğimiz hâlde, çeşitli anatomik yapılarımız bakımından onlardan çok farklıyız. Aslında sürüngenler sınıfının bütün takımları birbirinden çok farklıdır. Meselâ; kaplumbağa ve yılanların bizimle hiçbir benzerlikleri olmadığı hâlde, bazı sistematikçiler, kurdukları evrim senaryolarını açıklayabilmek için, bütün sürüngenlerin ortak bir atadan geldiğini anlatmaya çalışıyorlar. Hâlbuki kaplumbağanın ağzında diş yok, evini sırtında taşıyor ve otla besleniyor; yılanların ise bacakları yok, bazılarının hususî zehir bezleri var. Buna rağmen 'evrimciler’, bizleri ille de aynı atadan tesadüfen türetmek için uğraşıyorlar! Rabb'imiz, sürüngenler olarak hepimizin derisini, kuru ve sert keratin maddesinden yapılmış pul ve plâklarla kaplamış; ama bunun dışında her şeyimiz ayrı ayrı kabiliyetlere sahip yaratılmış. Bazı özelliklerimiz kısmen birbirine benzeyebilir; ama hiç kimse bana, kaplumbağa ve yılan ile aynı atadan geldiğimizi söylemesin lütfen! Sürüngenlerin yaşayan en büyük türleri bizleriz. Gerçi boa ve piton yılanlarının bazıları boy olarak bizden uzun olabilir; ama biz daha iriyiz. Hantal görünümümüze aldanmayın, suda çok hareketliyizdir. Kuyruğumuz motor, arka bacaklarımız ise, fren vazifesi görecek şekilde çalıştırılır. Normal hızımız saatte iki km kadardır. Avlandığım zaman kısa mesafede hızımı çok artırabilirim, güçlü kuyruk kaslarım tıpkı bir pervane gibi bana hız verir. Karada ise, iri vücudumuzla çok hızlı olamayız, kuyruğumu ve gövdemi yerden kaldırarak ayaklarım üzerinde yürürüm, zaten kıyıdan uzaklaşmadığımız için, bu durum bir problem teşkil etmez. Bir göletten başka bir su kaynağına geçeceksem, en sulu ve çamurlu olan yerden, bataklık üzerinde sürünerek geçmeyi tercih ederim, böylelikle daha az enerji harcarım, sert zeminde yürüyerek geçmek ise, bana gereksiz yere enerji kaybettirir. ![]() Timsah dendiğinde birçoğunuzun aklına, koni şeklinde birçok iri dişle teçhiz edilmiş, iri ve güçlü çenelerini kocaman açmış bir hayvan geliyordur. Yassı bir vücut; kısa dört bacak; kaslı, geniş ve çok kuvvetli bir kuyruk hepimizin genel özelliğidir. Ön ayaklarım beş parmaklı olduğu hâlde, arka ayaklarım kısmen perdeli ve dört parmaklıdır. Keratin pullarımızın altına yerleştirilmiş olan kalın kemik levhalar, bir zırh gibi vücudumu sarar, böylece beni avlamak isteyenlerin oklarından ve mızraklarından korunurum. İnsanlar, Rabb'imizin üzerimizde sergilediği güzelliklere pek dikkat etmezler. Hem karada, hem de suda yaşayabilmek için, birbirinden farklı olan bu iki ortamın şartlarının iyi bilinmesi gerekir. Dolayısıyla her iki ortamda da hayatta kalabilmek için, bu ortamların şartlarına uygun bir anatomik yapıya ve fizyolojik işleyişe sahip olmak gerekir. Böyle bir vücudun gerekli olan bütün yapı ve sistemlere sahip olması ise, sonsuz bir ilim ve kudret gerektirir. Nitekim bazı hususiyetlerimi aşağıda zikredince, bunu siz de anlayacaksınız. En küçük titremenizi bile hissederim Geceleri aktif olduğumuz için, görme başta olmak üzere, bütün duyu organlarımız çok hassas yapılmıştır. Sizin kuru ve ölü olarak bildiğiniz kalın pullarım, bazı bölgelerde çok hassas alıcılar taşır. Başımın yan taraflarındaki dokunmaya hassas alıcılarım, sudaki en küçük titreşimleri bile beynime iletebilecek hassasiyettedir. Dudaklarımın kenarlarındaki alıcılar, avımın kıpırdanışları hakkında bana mâlûmât verir. Karnım aç ise, duyularım daha da hassaslaşır. Küçük bir kuş yavrusu bile suya düşüp çırpınmaya başlasa, karanlıkta onun yerini elimle koymuş gibi bulurum. Yüzümün her tarafına dağılmış düğüm şeklinde binlerce hassas basınç dedektörlerinden birisine çok yakından bakarsanız, her birinin dolmakalemin ucu büyüklüğünde minik pompalar olduğunu görürsünüz. Bu alıcılar sayesinde, sudayken etrafımdaki her türlü hareketi hisseder, bunlarla düşmanlarımı, avlarımı ve yavrularımın hareketlerini takip ederim. Karanlık bir gecede, bulanık ve çamurlu suyun içindeki yaralı olan veya dengesiz hareketler yapan hayvanları hemen anlarım. Hatta su kenarında banyo yapan veya su içen hayvanları da uzaktan tanır ve suda yüzen bir ağaç kütüğü gibi yavaşça onlara yaklaşırım. Sadece burnumun ucu ve gözlerim dışarıda olduğundan kolay kolay fark edilmem. Uygun bir mesafeye kadar yaklaşınca, hızlı bir şekilde bir antilopun veya zebranın boynuna atlar ve onu suyun içine çekerek boğarım. Gözlerim ne güzel yaratılmış Gözlerim, kafatasımın yanlarındaki çok sağlam iki çukurluk içine yerleştirilmiş olduğundan, hareketsizdir. Bu, çok güçlü olması gereken çenelerimin fonksiyonlarını yerine getirirken, daha sıkı ısırabilmesi ve bu esnada gözlerimin zarar görmemesi içindir. Aksi takdirde, iri bir sığırın boynunu ısırıp kırarken, çenelerimin basıncından beynim ve gözlerim zarar görebilirdi. Her şeyimi yerli yerinde yaratan Rabb'ime şükürler olsun. Gece aktif olan hayvanlarda olduğu gibi, gündüzleyin göz bebeğim kedininki gibi dikeydir. Gece ise, göz bebeğim daha fazla ışık girmesi için gevşeyerek yuvarlaklaşır. Ayrıca gözlerimin retina tabakasının arkasında, “karanlık halı” mânâsına gelen tapetum nigrum adında siyah ve parlak bir tabaka vardır. Bu tabaka, ışık yansıtıcısı ve kuvvetlendiricisi olarak yaratılmıştır. Zifiri karanlıkta, bir yerden gelen çok zayıf bir ışın bile, bu tabakadan yansıtılıp yoğunlaştırılarak güçlendirilir ve görmem için kullanılır. Müdebbir-i Hakîkî olan Sâni-i Hakîm, hayvanların büyük çoğunluğuna gözlerini korumak için, üstten ve alttan kapanan kapaklar vermiştir. Fakat bu kapaklar kapanınca, ışık geçişi ve görme engellenir. Su altında yüzerken gözümüzü kapatsak, avımızı göremeyiz; açık dursa, boğuşma esnasında gözümüz yaralanıp zedelenebilir. Bunun için Rabb'imiz önden arkaya doğru kapanan ve şeffaf yapıda üçüncü bir göz kapağı daha vererek gözümüzü korumuştur. Böylece su altında çok iyi göremesem de, görüşüm tamamen engellenmez. Gözlerim bütün renkleri görebilecek hususiyette yaratılmıştır. Gözyaşlarım "Timsah gözyaşları" tâbirini sizler, "hem kötülük yapan, hem de yalandan ağlayan" sahtekârları tarif etmek için kullanıyorsunuz; fakat bu, tam olarak doğru değildir. Aslında gözümden hakikaten yaş geliyor; ama bu yaşlar, hislendiğimi veya üzüldüğümü göstermez. Avımı yemek için iri çenelerimi açtığımda, gözlerim o kadar büyük bir basınca mâruz kalır ki, gözyaşlarım dışarı çıkmak mecburiyetinde kalır. Sizler de belki bu durumumu görünce "Amma psikopat hayvan, hem yiyor, hem ağlıyor." diyorsunuzdur. Hâlbuki bu tip numaraları daha çok bazı insanlar yapar, bizler böyle riyâkârlık bilmeyiz. Nasıl yaratılmışsak, öyle davranırız. Soluk alma sistemim ve diğer duyularım İşitme duyum çok iyidir. Kulaklarımın dışa açılan kanalları, su girmemesi için deriden kapaklarla örtülüdür. Burun deliklerim, uzun olan üst çenemin en ucunda, yarım ay şeklinde ve kapaklıdır. Suya daldığımda sıkıca kapanır ve içeriye su kaçırmaz. Nefes almak için ağız boşluğuma dolan havayla iç burun deliklerimin etrafındaki koku almam için yaratılmış fırça gibi hücrelerin kirpikleri titreşir. Avımı yakalamak için ağzımı açtığımda, boğazıma su kaçmaması için gırtlağım kasılarak kapanır. Böylece avımı ısırırken boğulmaktan korunmuş olurum. Zaten sürüngenler içinde sadece bizim sekonder damak adı verilen bir kemik serisiyle ağız boşluğumuz ikiye bölünmüş ve böylece iç burun deliklerimiz boğazımıza yakın olacak şekilde çok geriye yerleştirilmiştir. Ayrıca buraya da bir kapak konulmuştur. Bu mekanizma da soluk alış-verişim için çok mühimdir. Akciğerlerimin oksijeni en iyi şekilde alabilmesi için, kaburgalarımı birbirine bağlayan kaslar, ayrıca karın bölgemle de irtibatlandırılmıştır. Karaciğerim bir piston gibi yukarı aşağı hareket ettirilerek akciğerlerimin fonksiyonuna yardım ederler. Su altında, pasif hâlde birkaç saat; avlanma veya değişik hareketler yapma durumumda ise, 20 dakika kadar kalabilirim. Bunun için nefesimi tuttuğumda, karbondioksit, kanımda bikarbonat iyonları şeklinde çözünerek biriktirilir. Bu iyonlar, hemoglobin molekülünün aminoasitlerine bağlanır. Bu, hemoglobinden daha fazla ilâve oksijenin, kanıma salınmasına sebep olur ve böylece dokularım oksijensiz kalmaz. Böyle bir biyokimya mekanizmasının en küçük noktası bile aklımın ucundan geçmezken, kudreti ve ilmi sonsuz Rabb'im bu derece mükemmel bir mekanizmayı bize ihsan etmiş. Hususî bir kalb ve dolaşım Kalbimin dört odasının (iki kulakçık, iki karıncık) olması, kuşlar ve memeliler gibi, metabolizmamın ve kan basıncımın yüksek olmasına bir sebep olarak görülebilir. Ancak karıncıklardan çıkarak akciğerlerimi ve vücudumu dolaşan iki ayrı ana damarım küçük bir delikle birleştirilmiş olduğundan, temiz ve kirli kanlarım biraz birbirine karışır. Bu durumumu evrimciler, kertenkeleler ile kuşlar arasındaki eksik ve kusurlu bir evrimleşme halkası gibi görmek istemişler; fakat bir türlü işin içinden çıkamamışlardır. Kertenkelelerin kalbinin üç odacıklı, kuşların ise dört odacıklı oluşu, bu iki grubun hayat tarzı ile alâkalıdır. Kalbim dört bölmeli olduğu hâlde, böyle ekstradan bir delik ile kanlarımın karışması tesadüf ve eksik kalan bir sürecin sonu gibi görüldüğünde, her bakımdan mükemmel olan organlarımın birbiriyle harika münasebeti ve bütün hayatım nasıl açıklanacak? Sizin araştırmalarınız ise, dolaşım sistemimdeki bu hususiyetin, fizyolojim ve davranışlarımda temel hareket vesilesi olduğunu göstermektedir. Bir damar hatası olsa, neslimiz devam etmezdi. Hâlbuki 180 milyon yıldır değişmeden geldiğimizi kendileri ifade ediyorlar. Demek ki, her bakımdan mükemmel yaratılmışız ve Rabb'im dilediği için hâlen yaşıyoruz!Avlanma ve sindirim faaliyetlerim Avlanırken gizlenir ve ânî olarak saldırırım. Şâyet ilk anda başarısız olursam, avın peşinden uzun süre koşup, yakalama gibi bir şansım yoktur. Çünkü Rabb'imiz, metabolizmamızı buna göre ayarlamış. Uzun süre hızlı şekilde av takip edemem; çünkü kaslarımda büyük miktarda laktik asit birikir. Kanımdaki oksijenle bu laktik asidin temizlenmesi için hemen dinlenmem gerekir. Görüyorsunuz değil mi? Bütün hususiyetlerimle ne kadar mükemmel yaratılmışım, ama uzun süre hızlı hareket edemiyorum. Bu sebepten avlanma faaliyetim sınırlanmış oluyor. Şâyet böyle yaratılmasaydım, benimle kimse başa çıkamaz, bütün hayvanların başına belâ olurdum. İşte, Rabb'im böyle hikmetli yaratıyor, benim için bir dezavantaj gibi görülen bu durum sayesinde, tabiatın ekolojik dengesi de muhafaza edilmiş oluyor. Dünya sadece bana ait değil ki, binlerce hayvanın burada yaşamaya hakkı var. Bazen kıyıya iyice yaklaşır, kuvvetli kuyruğumu ânîden karadaki hayvana vurur ve onu suya düşürüp öyle yakalarım. Küçük avları tek parça hâlinde yutabilirim, büyük avlara ait parçaları ise, kuvvetli çenelerimle çekerek koparır ve çiğnemeden yutarım. Çünkü hem mide asitlerim çok kuvvetlidir, hem de yuttuğum taş, teneke ve cam parçaları midemde değirmen taşı gibi çalıştırılarak gıdaları öğütmeme yardımcı olur. Avlarımı su içinde yediğim için, ayrıca tükürük bezlerine ihtiyacım yoktur. Rabb'im israfı sevmediğinden, bizlere tükürük bezi vermemiştir. Soğukkanlı hayvanlar olduğumuzdan, vücudumuzun metabolik faaliyetleri, hava sıcaklığına bağlı olarak kontrol altındadır. Hava sıcaklığı 16 ºC'nin altına düşerse, bizim de metabolizmamız yavaşlar ve giderek bütün faaliyetlerimiz durma noktasına gelir. Bildiğiniz gibi her hayvanın sindirim enzimleri, ideal olarak, normal vücut sıcaklığında iş görebilme kapasitesindedir. Sıcaklık düştüğünde enzimler vazifelerini yapamaz hâle gelir. Güneşten gelen ısı, vücudumuzu ısıtır ve metabolizmamız yükselir. Sindirim enzimlerimiz de gıdaları parçalama fonksiyonlarını kolayca yerine getirir. Fakat midem doluyken hava ânîden soğursa, metabolizmam düşer; sindirim enzimlerim çalışmaz ve midemdeki yiyecekler sindirilmeden çürümeye başlar. Çürüme neticesinde açığa çıkan zehirler ise, beni öldürür. Onun için hava durumunu çok iyi kontrol etmem ve şâyet hava soğuyacaksa, yemek yememem gerekir. Vücut sıcaklığım 31 0C iken en iyi durumda olurum. Su soğursa, dışarı çıkarım ve güneşte ısınmaya çalışırım. Rengim koyu kahverengi veya siyahımsı olduğundan, güneş ışınlarını çektiğinden kolayca ısınırım. Hava çok sıcak olursa, bu durumda da suya girerim. Aldığım gıdaların % 60'ı yağa çevrilir ve vücudumun her tarafında bilhassa kuyruk ve arka bacak bölgelerimde depo edilir. Böylece uzun süre yiyecek bulamadığımda, hava soğuyup metabolizmam düştüğünde, aylarca ölmeden aç kalabilirim. Bazen iki sene bile bir şey yemeden durabilirim. Genelde yalnız yaşarız; ama av bolsa, birlikte de avlanabiliriz. Yiyecek için birbirimizle kavga etmeyiz, aksine avı parçalamada yardımlaşırız ve bazı küçük parçaları yardım edenlerin yemesine ses çıkarmayız. Neslimizin devamı Tatlı veya tuzlu sularda yaşasak da, çoğalabilmemiz için yumurtalarımızı karaya ve muhakkak su kenarlarına yakın kumlu kısımlara bırakmamız gerekir. Erkeklerimiz çok eşlidir. Her iki cinsimizin de birbirini tanıması için hususî koku ifraz etmesi temin edilmiştir. Dişilerimiz ekseriya 20-50 arası (bazı türlerde yumurta sayısı 100'ü bulabilir) yumurtayı kıyıda kazdığı ve Sevk-i İlâhî ile içini otlarla döşediği yuvalara bırakıp üzerini kumla örterler. Yumurtalarımızın bu kuluçkalarda bozulmadan gelişmesinde, yuvaya konulan bitkilerin çürümesi sırasında açığa çıkan ısının mühim rolü vardır. Bizler böyle bir yuva inşası ilminden mahrumuz; ama dişilerimiz kendilerine öğretilmiş gibi her sene aynı işi yaparlar. Enteresan bir yönümüz de, aynı yumurtaya hem erkek, hem de dişi bir yavru meydana getirebilme kabiliyetinin verilmiş olmasıdır. Anlatılması çok uzun ve zor olan mükemmel genetik ve biyokimyevî faaliyetlerin işletilmesi ile cinsiyetin tercihi zahiren sıcaklık derecesine bağlı kılınmıştır. Türlerimize göre bir-iki derece değişse de, yumurtaların bulunduğu yuva sıcaklığı embriyon gelişmesinin 2-3. haftalarında ısıya çok hassastır. Bu dönemde ısı, 34 0C’nin üzerinde ise, erkek; 32 0C’de ise, %50 erkek, % 50 dişi; 30 0C’nin altında ise, dişi yavrular gelişir. 65-80 gün arasında değişen sürelerde yumurtalarda yavrularımız gelişir. Dişilerimiz bu zaman zarfında o bölgeden fazla uzaklaşmadan yuvaları korurlar. Tilki, köpek ve çakal gibi hayvanlar ortalığı boş görürlerse, hemen gelip yumurtalarımızı yerler. Süre tamam olduğunda, yavrularımız içeriden ses vermeye başlarlar. Bunun üzerine dişiler yuvaları açarlar ve yumurtaları ağızlarında nazikçe kırıp, yavruların çıkmasına yardım ederler. Yumurtadan çıktıklarında, 20-25 cm kadar olan yavrularımız, iki sene kadar annelerinin kontrolü altında yaşar. Yavruların fazla uzaklara gitmelerine izin verilmez. Yavrularımızın kamuflajı için derileri sarı ve siyah çizgilerle boyanmıştır. Böylece, kıyıdaki sazların arasında göze batmadan dolaşabilirler. İki-üç gün yumurtada kalan gıdalarla beslenen yavrular, daha sonra yengeç, yılan, su örümceği gibi küçük canlıları yakalayıp yemeye başlayabilir. Tabii bu arada rakun, balıkçıl kuşu, su samuru ve büyük yılanlar gibi düşmanlardan onları korumamız gerekir. Yavrularımızın erginlik yaşına gelmesi 7-8 yıl, bazı türlerde ise 10 yılı bulabilir. Zaten bütün hayat süremiz 40-60 sene arasında değişir. Erkeklerimiz, dişilerden daha büyüktür. Her bir çenemizde 20'den fazla (bazı türlerde 100'den fazladır), sivri konik ve çok sağlam dişler bulunur. Fakat koca koca kemikleri ısırıp kırarken, dişlerimiz de bazen harap olmaktadır. Dişlerimiz hayatımız boyunca devamlı kırılıp, dökülse de, merhameti sonsuz Rabb'imiz devamlı alttan yenilerini getirir ve böylece ağzımız dişsiz kalmaz. Çenelerimiz çok kuvvetli olduğundan, iki santimetrekareyi yaklaşık bir ton basınçla ısırabiliriz. Çenelerimiz kenetlendiğinde asla açamazsınız. En büyüklerimizden olan Nil timsahının (Crocodylus niloticus) ve Güneydoğu Asya'da yaşayan Crocodylus porosus'un erginlerinin ağırlığı 1000 kg'a, boyu da 6-7 m'ye ulaşır ve çenelerinde toplam 64-68 diş bulunur. En küçük türümüz Güney Amerika'da yaşayan Paleosuchus palpebrosus'un (Cüce Kayman) boyu, 1,5 metre kadardır ve çenelerinde 78-82 diş vardır. Tropik ve subtropik bölgeleri sevdiğimi söylemiştim. Bu yüzden Afrika, Güney Amerika ve Orta Amerika'nın Florida'ya kadar çıkan bölgesi, Hindistan, Güneydoğu Asya, Çin, Sumatra, Endonezya, Malezya ve Java, Avustralya'nın kuzeyi ve Yeni Gine'de yaşayan türlerimiz vardır. En büyük düşmanımız maalesef sizsiniz. Bazı aç ve fakir yerliler etimizi yemek için bizi avladıkları gibi, bazı sonradan görme zenginler de derimizden çanta ve ayakkabı yapmak için bizi vurduruyor. Onlara hakkımı helâl etmiyorum. Sanki koyun ve sığır derisinden yapılmış çanta taşısanız ne olur? Daha çok konuşacaktım; ama resimlerimi koyacak yer kalmadığı için, mecburen burada kesiyorum. Herhalde artık bir timsah gördüğünüzde ondan korkmak yerine, üzerinde sergilenen İlâhî sanatlara dikkat eder, her yaratılmış gibi bizlerin de başıboş olmadığımızı düşünürsünüz. Haydi sağlıcakla kalın ve Allah rızası için, timsah derisi ayakkabı ve çantalara özenmeyin. |
|




bir sebep olarak görülebilir. Ancak karıncıklardan çıkarak akciğerlerimi ve vücudumu dolaşan iki ayrı ana damarım küçük bir delikle birleştirilmiş olduğundan, temiz ve kirli kanlarım biraz birbirine karışır. Bu durumumu evrimciler, kertenkeleler ile kuşlar arasındaki eksik ve kusurlu bir evrimleşme halkası gibi görmek istemişler; fakat bir türlü işin içinden çıkamamışlardır. Kertenkelelerin kalbinin üç odacıklı, kuşların ise dört odacıklı oluşu, bu iki grubun hayat tarzı ile alâkalıdır. Kalbim dört bölmeli olduğu hâlde, böyle ekstradan bir delik ile kanlarımın karışması tesadüf ve eksik kalan bir sürecin sonu gibi görüldüğünde, her bakımdan mükemmel olan organlarımın birbiriyle harika münasebeti ve bütün hayatım nasıl açıklanacak? Sizin araştırmalarınız ise, dolaşım sistemimdeki bu hususiyetin, fizyolojim ve davranışlarımda temel hareket vesilesi olduğunu göstermektedir. Bir damar hatası olsa, neslimiz devam etmezdi. Hâlbuki 180 milyon yıldır değişmeden geldiğimizi kendileri ifade ediyorlar. Demek ki, her bakımdan mükemmel yaratılmışız ve Rabb'im dilediği için hâlen yaşıyoruz!