Bir zamanlar yoktuk. Bir zamanlar, zâhiren varlığımızın sebebi olan anne ve babamız da yoktu. Bir zamanlar, atalarımız; canlılar ve canlıların ihtiyaçlarının karşılandığı dünyamız; zamanın varlığı demek olan mekândaki hareketlilik, kısaca mekân ve zaman da yoktu. Ama bütün bunlar var olduysa, muhakkak ki Mutlak Var Olan, varlığı bildiğimiz varlık cinsinden olmayan, olmaması gereken Allah (c.c.) vardı. O, yoğu var etti. Yokluğa varlık verdi. Âlemi yarattı. Dünya’yı kurup orada canlıları yaydı. Varlığa bir ağaç gibi kök, gövde ve dallar verdi. İnsanı bu ağacın leziz bir meyvesi kıldı. Kurduğu mekânizmayla insan meyvelerini alabildiğine çoğalttı. “Adımız anılmaya değer bir şey değilken”, bizleri bu meyvelerden biri olarak varlık ağacında var etti. Varlık, varlık olarak kalıp, varlık fonksiyonlarını gerçekleştirirken, bize bütün varlık ağacını kuşatacak, fizik âlemi geçip, farklı varlık kategorilerindeki yaratışları yakalayacak ve Mutlak Varlık’ın varlığından haberdâr olacak donanım bahşetti. kendi varlığımızı, var edildiğimizi müşahhas olarak zihnimizde canlandırmaksızın, dünyanın yahut bütün fizik âlemin meydana getirilişini düşündüğümüzde, âlemin büyüklüğünü, zamanın genişliğini ve netliğini yeterince yakalayamayabiliyoruz. Oysa doğum tarihimize ve bunun dokuz ay öncesine gittiğimizde, bizim için “yok”luğu yakından görebiliyoruz. atan kalbimizin, duyan kulağımızın ve gören gözümüzün olmadığı “yokluğumuzu”. O andan bugüne doğru geldikçe var olmanın serüvenlerini de safha safha izleyebiliyoruz. Doğumumuzun öncesine gidince; dünya’nın, güneş sistemi’nin, galaksilerin, nihayet bütün varlıkların “yok”luğuna, başka bir ifadeyle ‘yok olduğu an”a ulaşabiliyoruz. Burada yokluğun soğuk, karanlık yüzü ürkütücü noktalara kadar gidebiliyor, bir an önce varlığın bulunduğu alana yönelmeye can atıyoruz. Diğer taraftan, bulunduğumuz andan geleceğe doğru gittiğimizde ise çok değil, birkaç onlu yıl sonrasında varlığımızın tükenişine ve yeniden yokluğun, en azından dünyadan ayrılışın, yine soğuk ve ürkütücü yüzüne varabiliyoruz. Hayâl aracımızla daha da ilerlediğimizde, sadece kendi yokluğumuzun değil, bütün insanların, dünyanın hattâ bütün âlemin “varlıklarını kaybedeceğini”, net diyebileceğimiz biçimde takip edebiliyoruz.
Varlıktan yokluğa, yokluktan varlığa ve varlıktan tekrar yok olmaya intikal ettikçe, zihnen varlık ve yokluğun iki ucunu yakalayabiliyor; hem kendimizin, hem de bütün âlemin bu iki uç arasında nasıl gidip geldiklerini kolayca müşâhade edebiliyoruz. Şüphesiz ki bu müşâhede, var olmanın muazzam bir mucize olduğunu da gözlerimizin önüne seriyor.

İster bugünden geçmişe doğru giderek, hem kendi varlığımızın, hem de nihayet bütün varlıkların “yok” olduğu; ister geleceğe doğru ilerleyerek, kendimizin ve bütün varlıkların “yok olacağı” an’a gidelim; yoklukta kalmayıp var olmak, nihayetsiz diyebileceğimiz büyüklükte bir nimet imkân, varlık ve yokluğu iki elimizin arasındaki mesafe kadar kısa ve keskin biçimde görebilmek de eşsiz bir donanımdır. Varlık ve yokluğun iki ucu arasını rahatlıkla görüp Yaratıcı’nın mutlak varlığına ve O’nun hem var edilmemiş, hem de yok olmayacak zâtîliğine ulaştıran bu donanım “insanlığın” ne büyük bir mertebe olduğunu gösteriyor.

Büyük bir mertebe olan insanlığın gerçekleştirilmesi, hiç şüphesiz insanın başta akıl olmak üzere kalb ve duygularına yerleştirilen özelliklerin açılması, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesiyle mümkündür. Aksi halde, bu imkânlarla var kılınan insanın varlığı anlamını yitirecek, yokluğun karanlıklarında kaybolup gidecektir. Oysa varlığından haberdâr olup Yaratıcı’yı düşünen, ölümle yok olmayacak, ebedî varlığın esrarına ulaşacaktır.

Yokluğa intikal bir bakıma dünkü geceye, varlığa intikal de şu andaki zamana intikal gibidir. aslında var olmak bizim irademizle gerçekleşmediği gibi yok olmak da bizim irademizle gerçekleşmeyecektir. Ama bizim irademizle gerçekleşmesi mümkün olan bir şey vardır: Var Eden ve Yok Eden’in mutlak varlığını fark etmek ve O’nun varlığına ulaşmanın bizi de var edeceğini bilerek O’na yönelmek.

comments powered by Disqus