Geri Bildirim
Pencereyi kapat
Podcast!
Podcast ile derginizi heryerden dinleyin. Tıklayın !
Yakup Kadri,Yaban Ve Türk Köylüsü
Taner Gökalp  

Türk tarihinin en buhranlı dönemlerinden biri de 20. asırdır. Türk milletinin muazzam eserlerinden biri olan Osmanlı Devleti’nin bu asırda artık iç sarsıntılara ve dış tazyiklere karşı koyacak gücü kalmamıştır. Sultan Abdülhamid Han’ın üstün gayretleri ve şaibeli Meşrutiyet ilanına rağmen, çöküş geciktirilmiş fakat engellenememiştir. Türk topraklan dünya devletleri tarafından paylaşılmaya başlanmıştır. Bunun üzerine kendine gelen Türk halkı, gücünü millet olarak göstermek istemiş; Sevr Muahedesi’ne ve düşman ordularına karşı bir istiklâl mücadelesine girmiştir.

Bu gelişmeler paralelinde 20. asır Türk Edebiyatı’nın ilk yarısı da “millî edebiyat cereyanı” haline gelmiştir. Servet-i Fünuncular’ın yapamadığı milli hareketi yapmaya çalışan Fecr-i Ati topluluğu da istediklerine ulaşamayıp kısa bir zamanda dağılmasına rağmen ileride eserler verecek olan Ahmet Haşim, Fuat Köprülü, Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimler yetişmiştir. Oldukça kabul gören “milli edebiyat cereyanı”nın yanında gelişen “yeni lisan” hareketi, Türk Edebiyatı’nın gelişmesi yönünde oldukça faydalı olmuş ve gerek nazım, gerekse nesir alanında Faruk Nafiz ve Yakup Kadri gibi isimler ortaya çıkmıştır. Bu karışık günleri yaşayan kimi yazarlar Milli Mücadele’yi samimiyetle desteklemiş, kimileri de destekler gibi görünmüştür.

Bu dönemin yazarlarından biri olan ve Türk Edebiyatı’nda roman sanatkârı sıfatıyla tanınan Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1889 yılında Kahire’de doğmuş ve çocukluk yıllarını Mısır’ da geçirmiştir. İlk ve orta tahsilini yedi yaşında geldiği Türkiye’de yapmış ve tekrar döndüğü Kahire’de “Fransız Frerler” okulunda tahsilini tamamlamıştır. İstanbul‘a 1908 yılında yine geri gelmiş ve 1909’da Fecr-i Ati sanatkarlarıyla birlikte Servet-i Fünûn dergisinde edebi yazılar yayınlamıştır. Daha sonra ‘İkdam’ gazetesinin başmuharrirliğini yapmıştır. 1921 yılında istiklâl Harbi’nin en hareketli günlerinde Ankara’ya çağırılmıştır. Çeşitli dergilerde yazılar yazan Yakup Kadri, bir ara ‘Kadro’ dergisini çıkarmıştır. Milletvekili ve elçilik yıllarından sonra Kurucu Meclis Üyeliği‘ne getirilmiştir. 1961 yılında Manisa’dan milletvekili seçilen Y. Kadri 13 Aralık 1974’de Ankara’da ölmüştür.

Genç yaşta edebiyatla tanışan Yakup Kadri, çok çeşitli kaynaklardan beslenmiştir. İlk okuduğu ve tesirinde kaldığı eserler, yabancı kaynaklıdır. Bu eserlerin tesiriyle bir hayal dünyası içine giren Yakup Kadri, kendi yaşadığı güzelim toprakları beğenmez olmuştur. “Yirmi yaşına girdiğimiz zaman artık hiçbir şeye, hiçbir kimseye inanmıyorduk. Şahsi hayatımızda olduğu kadar, millet ve memleket meselelerinde de tamamıyla reybileşmiştik ve birçok Frenkçe kitapların yardımıyla bu ruh ve iman iflasını bir nevi ilmi fikir sistemi haline sokmaya çabalıyorduk. Ondokuzuncu asır sonu Avrupa’da bir büyük inkâr -Oissocration- devridir. Bütün ‘kıymet hükümlerinin bâtıl ve bütün ölçülerin bozuk olduğunu ispat yolunda birbiriyle müsabaka eden muharrir ve mütefekkirlerin adedi, o devirde sayılamayacak kadar çoktu. Bunlar birtakım kötü gençlik arkadaşları gibi bizi baştan çıkarır, bizi maceradan maceraya sürüklerken kafamızda yükseklerde dolaşan kimselerin sarhoşluğunu hissederdik. O Frenk üstadlarından ödünç aldığımız inkar ve istihza kanatlarıyla, sanki muhitimizin üstüne çıkmış, sanki mensup bulunduğumuz cemiyetin perişanlıklarına adiliklerine, yalanlarına ve şarlatanlıklarına yukarıdan, hakaretli bir yabancı gözüyle hakmış gibi olurduk”1 Yakup Kadri’nin 20-25 yaşları arasındaki hayat anlayışı Schopenhauer’in tesiri altındadır. Bedbin bir hayat felsefesi ve içgüdülerle hareket etme gibi özellikler vardır. Hayatla anlaşmamak, ona karamsar bir gözle bakmak ve ölümü aramak... Y. Kadri, Nietsche’nin de oldukça tesirinde kalmıştır. “Nietsche’ye göre insanın her hareketi içgüdülerinin ifadesidir.”2 Nietsche’nin yanında Darwinizm’in evrim teorisi ve natüralistlerin pozitivistlere dayanan sanatı da Yakup Kadri‘yi etkilemiştir. Maurice Barres ise Yakup Kadri’yi benliğin yıkılmaz bir mâbed olduğu fikrine götürür. M. Barres eserlerinde de dış dünyanın barbar olduğunu, benliğin izlenmesi gerektiğini söyler. Bundan etkilenen, Yakup Kadri, dış dünyaya tamamen kapalı kalmak ister: “... Benliğimin etrafındaki surun duvarlarını daha ziyade yükseltmek, menfezlerini kamilen kapamak, kaçılabilme ihtimalini def için kapısını en oyulmaz taşlarla ördürmek. Belki bu suretle tamamen sükûn ve huzur içinde kalırım ve bu müthiş uzlette belki yavaş yavaş kendi âlemimi, kendi halkımı, kendi bildiğim gibi, kendi arzum, kendi kuvvetimle icat ve ihtira eylerim.”3 Bunlardan hareketle diyebiliriz ki “Yakup Kadri’nin bu çeşit konularda ve türde kitaplar okuması onun bunalımlara sürüklenmesine ve bu bunalımları eserlerine yansıtmasına sebep olmuştur.”4

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun romanlarından biri de “Yaban” dır. Yaban, I. Dünya Harbi’nde sağ kolunu kaybettiği için bütün cemiyete, hatta bütün hayata küsmüş, isteksiz ve hedefsiz bir insan gözüyle görülen Türk köylüsünün romanıdır. Yaban romanı, I. Dünya Harbi ile Sakarya Muharebe’si arasındaki dönemi ele alır. Genel olarak eserde aydın halk çatışması işlenmiştir. Hadiseler Anadolu köyüne gelen yabancı bir aydın ile köylü-halk arasında geçmektedir. Romanın kahramanı ve bir Türk aydını olan Ahmet Celal, Yakup Kadri’nin sözcüsüdür. Eserde, Ahmet Celal’in şahsında aydın-halk çatışması gereğinden fazla büyütülmüştür. Hele köyün ve köy halkının tasviri üzüntü vericidir. Ahmet Celal kimdir ve niçin köydedir? İlk olarak bunu bilmek gerekir. İstanbul’da konakta doğmuş ve büyümüş bir paşa çocuğu olan Ahmet Celal, mecburiyet karşısında köye gelir. Zaten romanın birçok yerinde açıkça “Ben buraya kendi isteğimle gelmedim” demektedir. Kendi isteği dışında köyde oluşu onu, psikolojik bir rahatsızlık içine sokmuştur. Devamlı köyden tiksinme ve nefret etme düşünceleri içindedir. Kahraman, “Beni şu bulunduğum yerden alıp götüren her söz, her hikaye, her resim, bana adeta bediî bir heyecan veriyor” diyecek kadar köyden nefret etmektedir. Zaten daha köye gelmeden peşin hükümlüdür. Ona göre toprak katı ve tabiat zâlimdir ve insan cinsi bozuk hayvandan başka bir şey değildir. İnsan hayvanların en kötüsü, en bayağısı ve en az sevimli olanıdır. “Ne terbiye görmemiş, ne galiz, ne iğrenç bir goril sürüsü...” Bu imaj Ahmet Celal için hiçbir zaman değişmez ve romanın birçok yerinde değişik tasvirlerle karşımıza çıkar: “Köyün mezbelesinde, köpek enikleriyle insan yavruları birbirine karışmış oynaşıyorlar. Kâh küçük çocuklardan biri, süprüntülerin arasından kemirecek bir şey bulup çıkarır, köpek üzerine hücum eder, kâh köpeğin ayakları arasındaki bir lokmaya çocuk saldırır.”5 Yine romanın başka yerinde: “Anadolu... Düşmana akıl öğreten müftülerin, düşmana yol gösteren köy ağalarının, her gelen gâsıpla bir olup komşusunun malını talan eden kasaba eşrafının türediği yer burasıdır. Burada bıyıklarını makasla kırptı diye nice fikir ve ümit dolu Türk gencinin kafası taş altında ezildi. Burada yüzü düşmana dönük nice vatan mücahitleri savundukları kimselerin eliyle arkalarından vuruldu”6 Eserde Ona Emeti Kadın da şöyle tarif edilir: “Bu, meşe kütüğünü andıran kalın bir kadındır. Yüzü o kadar çiçek bozuğudur ki cepheden bakıldığı vakit karnabahar göbeğini andırır ve bu karnabahar bir kasırga esnasında bir bostandan henüz koparılmış gibi toprak ve çamurla bulanmıştır.” 7

Anadolu köylüsünü bu denli kötü göstermek için neden bu çaba? Karaosmanoğlu neden köylüsünü bu kadar aşağı görüyor; yalnız olumsuz yanlarını seçerek genelleştiriyor ve üstüne üstüne gidiyor. Ahmet Celal’in hatıra deflerinde köylünün içinde bulunduğu durumdan ötürü Türk aydınını suçlayan parçalar yer alır. Ne var ki bu durum aydınların sorumlu tutulması, köylünün tek yanlı çizilmiş olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.”8 Yakup Kadri, eserin diğer baskılarındaki önsözünde romandan kabahati aydınlarda bulan parçalardan iktibaslar yaparak kendini savunmaya çalışmıştır. “Suçluluk duygusuyla ezik, köylü karşısında utanan bir adamın sözleri bunlar. Ama Yaban’ın yazarı Karaosmanoğlu köylünün önünde bir eziklik ve saygı duymak şöyle dursun, onlardan her gün hiçe saydığım, hor gördüğüm insanlar diye söz eder.” 9

Bütün bunlar ne dereceye kadar doğrudur ve Yaban’da anlatılan köy ne kadar gerçektir? Neden Yakup Kadri köylüye karşı bu derece zâlim bir dil kullanmış ve onda sevilecek bir taraf bulamamıştır? Bu anlatılan bizim köyümüz ve köylümüz müdür? Bir köyün durumunu genelleştirerek -olduğu kesin değil- bütün Anadolu köylerini ve insanlarını suçlamak mümkün değildir. Köy halkı kendisini bu kadar yakından ilgilendiren bir ölüm kalım mücadelesine bu derece ilgisiz kalabilir mi? Kurtuluş Savaşı’nda elindeki iptidaî silahla düşmana karşı koyan, vatanını vermemek için ölüme gidenler bu köylüler değil midir? Aksi halde bu, bütün varlığını ortaya koyarak Milli Mücadele’yi kazanan köy halkını inkâr etmek olur. Böylesine büyük bir savaş döneminde her insan bir takım hatalar yapabilir. Bunlar da tabiî olarak objektif bir şekilde tenkit edilebilir. Ama Yakup Kadri -doğru veya yanlış- köylünün hep olumsuz yönlerini vermeye çalışmıştır. Türk köylüsünde fazlasıyla bulunan güzel vasıflardan hiç söz etmemiştir. Adeta kasti bir şekilde kötü göstermeye çalışmıştır.

Yakup Kadri’yi bu şekilde düşünmeye ve yazmaya sevk eden sebep, başta söylediğimiz gibi okuduğu yabancı kitap ve etkilendiği şahsiyetlerdir. Bunlar Türk milletinin düşünce ikliminde yetişmeyen, zorla yetiştirilse bile yaşayamayan fikirlerdir. Bu yüzden Yakup Kadri, kendi milletine yabancı gözüyle bakmış ve hep onları hatalı görmüştür. Yakup Kadri ile Müslüman Türk milleti arasındaki farkı, vereceğimiz şu misal herhalde açıkça gösterecektir: “Öldüğü zaman vasiyeti okununca sözlerinde ciddi olduğu anlaşıldı. ‘Karımdan, dostlarımdan son dileğim’ diye başlayan vasiyetinde: “Ölümümde ne resmi ne de dinî merasim isterim. Hastahaneye kaldırılacak cesedimin doğrudan doğruya mezarlığa nakli” demekteydi.” 10

Ne yazık ki Yaban roman muhteva itibariyle bizi çok üzen eserlerden birisidir. Yakup Kadri’nin, Milli Mücadele’yi kazanmamızda çok büyük pay sahibi olan Türk köylüsüne bu kadar saldırması insanı oldukça düşündürüyor. Yönetici sıfatıyla Ankara’dan savaşı seyrederek, savaşın acımasızlığını yaşamadan, köy halkının içinde bulunduğu şartları bilmeden, masa başında bunları yazmak kolay olsa gerek. “Sanırım Yaban’da vurgulanan temayı, köylünün yalnızca olumsuz yönlerinin sergilenmesini ve meydana getirilmek istenen boğucu atmosferi ancak Karaosmanoğlu’nun ideolojisinin gereği olarak açıklayabilir ve diyebiliriz ki romandaki köy, gerçek Anadolu’yu temsil etmez; 1930’lardaki yönetici sınıftan bir aydın bürokratın kafasındaki Anadolu’nun simgesidir.” 11



DİPNOTLAR

1- Aktaş, Şerif; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ankara/1987, s. 22

2- a.g.e., s.25

3- a.g.e., s. 25

4- a.g.e., s.26

5- Karaosmanoğlu, Yakup Kadri; Yaban, 1970,s. 26

6- a.g.e., s.99

7- a.g.e., s.101

8- Moran, Berna; Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 1987, s.205

9- a.g.e., s.206

10- Bozgeyik, Burhan; Meşhurların Son Anları, İstanbul/1993, s.362

11- Moran; a.g.e., s. 209

podcast itunes youtube rss twitter facebook