İnsanın enerji ihtiyacı önceleri yalnızca ısınma ve yemek pişirme faaliyetlerine yönelikti. Zamanla yeni enerji kaynakları keşfedildi; insangücünün yeterli olamadığı makinaların çalıştırılmasında rüzgâr ve su gücünden istifade edildi. Daha sonra sırayla odun, kömür ve petrol, zaman itibariyle de oldukça dikkat çekici aralıklarla -İlâhi plân gereği- devreye girdi. Su ısıtıldı ve buhar gücü üstünlüğünü ortaya koydu. En az yakıtla en fazla işi gerçekleştirmek için, insanın emrine verilmiş olan termodinamik kanunların çerçevesi çizildi, sağladığı imkânlar belirlendi.
Bu gelişmelere paralel olarak, taşkömürünün kok kömürüne dönüştürülmesi, petrolün rafine edilmesi, yakma işlemi sırasında havanın oksijence zenginleştirilmesi gibi, enerji kaynaklarının daha verimli kullanılmasını sağlayan önemli merhalelerden geçildi. Ancak, bütün bunlar olup biterken, büyük kısmını fosil yakıtların oluşturduğu enerji kaynaklarının sorumsuzca kullanılması, Dünya genelinde ekolojik dengenin hızla bozulmasına sebep oldu. Bunun sonucunda da insan kendisini zehirli atıklar, kuraklık, asit yağmuru, Atmosfer'in ısınması, Ozon tabakasının incelmesi, su kaynaklarının azalması ve kirlenmesi, hava kirliliği gibi hiç de küçümsenmeyecek global problemlerin içinde buldu. Bu da, değişik arayışları beraberinde getirdi ve zamanla nükleer enerji dünya elektrik enerjisi üretiminde belli bir ağırlığa (bugün için %17 civarında) sahip oldu.

Enerji ve Tatlı Su Kaynağı
Yeryüzü'nde mevcut tatlı suyun ancak %30'undan faydalanılabilmektedir. Geriye kalan kısım ise Kutup bölgelerinde buzullar halindedir. Toplam kalınlığı Antartika'da 3500 metreyi bulan buzullar 2.6x107 km3 civarında bir hacme, yüzeyde 400 kg/m3, dip kısımda ise -daha sıkı pekleşmeden dolayı- 920 kg/m3'lük yoğunluklara sahiptir. Ana buzuldan, önce 1000 km3'lük parçalar halinde kopan ve daha sonra binlerce parçaya ayrılan bu dev buzdağları (Aysbergler) rüzgâr, okyanus akıntıları ve Dünya'nın dönmesinden ileri gelen açısal momentumun tesiriyle kuzeye doğru sürüklenirler. 200-250 metrelik kalınlığının ancak beşde birlik kısmı su üzerinde bulunan ve yüzen bir adayı andıran bu buzdağları parlak beyaz, açık mavi renkleri ve kenarlarına vuran dalgalarla okyanustaki en büyüleyici manzaralardan birini oluşturur. Bunları tatlı sudan -kar- yaratan ve tatlı suyu böylece koruyan, birbirlerinden ayırarak "suyu su üzerinde" yüzdürmek suretiyle seyr-ü sefer ettiren Yüce Zât, "hiçbir şeyin boş yere yaratılmadığı" hakikatini bize heryerde olduğu gibi, belki şimdiye kadar pek bir mânâ veremediğimiz buzul bölgelerinde de göstermektedir.
Buzdağlarından hangi amaçla ve nasıl faydalanılabilir? Bilindiği üzere., bilhassa ABD'nin güneybatı kesimi, Batı Avustralya ve Suudi Arabistan'ın endüstri bölgeleri, yeri bir daha doldurulamayacak, sınırlı yeraltı sularını ve enerji kaynaklarını kullanmaktadırlar. Bilim adamlarına göre, buzdağlarının gerek su, gerekse elektrik ihtiyacının karşılanması amacıyla devreye sokulabilmesi için, öncelikle taşıma ve yerleştirme işinin halledilmesi gerekmektedir. Yapılan hesaplamalara göre, kalın halatlarla bağlanmış ortalama büyüklükte bir buzdağını beşbin beygir gücünde motorlarla, saatte 1 (bir) millik bir hızla çekmek mümkündür. Taşıma işlemini takiben, buzdağı uygun bir koya yerleştirildikten sonra, patlatma veya kesme ile parçalanabilecek ve koyun deniz suyu ile bağlantısı kesilecektir . Bu koy artık hem tatlı su, hem de elektrik enerjisi üretimi için hazırdır.

Termodinamiğin ikinci kanununa göre, farklı sıcaklıktaki iki havza arasında kurulacak bir sistem ile elektrik enerjisi üretimi mümkün olabilmektedir. İşte -20 °C sıcaklığa sahip buzdağı parçalarının bulunduğu koy ve hemen yanıbaşındaki ılık denizsuyu bu iki farklı ısı havzasını oluşturacaktır. Koydaki soğuk su titanyum alaşımlı bir ısı değiştiricisine gönderilerek buradaki amonyak
yoğunlaştırılacak (bir diğer deyişle kondanse edilerek sıvı hale getirilecek) ve sıvı amonyak ılık deniz suyunun kullanıldığı bir diğer ısı değiştiriciye pompalanarak burada, türbinleri döndürebilecek güçte bir buhar fazına dönüştürülecek. Türbinleri terkeden buhar, önce, yine koydaki soğuk su kullanılmak suretiyle birinci sistemde yoğunlaştırılacak ve ameliye bu şekilde devam edecektir. Bu sistemde, koydaki buz kütleleri zamanla su haline dönüşmektedir. Dolayısıyla sistemin ekonomik olabilmesi için, uzun vadede çalışması, yani koya devamlı surette buz taşınması gerekmektedir. Basit bir temizleme ameliyesi ile, kullanılan suyun içme suyu haline getirilmesi de bir diğer kazanç olacaktır.

Yapılan hesaplamalar, 1 (bir) milyar tonluk bir buzdağının 100 Megawatt gücündeki bir santrali üç sene müddetle çalıştırabileceğini, bunun karşılığında 200 milyon dolarlık elektrik enerjisi ve 130 milyon dolar tutarında İçme suyu üretebileceğini ortaya koymuştur. Grönland'da, ölçüleri daha küçük olmakla Dirlikte yılda 15 bine yakın buzdağı parçacığının oluştuktan sonra açıklara yüzerek Gulfstream akıntı bölgesine gelmesi, yukarıda sözü edilen sistemi cazip hale getirmektedir.

Yeraltı Isısı:
Kirliliğe yolaçmayan ve yenilenebilir enerji kaynaklarından birisi de yeraltı ısısıdır. Derin sondajlar yoluyla, petrol, tabii gaz ve subuharı elde etmenin yanısıra, araştırmacılar, derinlik artışına paralel olarak sıcaklığı da artan yerkabuğundaki ısıdan faydalanmanın yollarını araştırmaktadır. Yirmi yıl kadar önce, kabukta birkaç kilometreye varan sondajlar yapmak suretiyle, bu deliklerin birisinden normal sıcaklıkta su verip diğerinden su buharı alma çalışmaları başladı. Aslında bu, insanın istifadesine sunulan ve "jeotermal akışkan" diye tanımlanan nimetin ilham ettiği bir sistemdi. Yer'in derinliklerinde yüzlerce (çok daha derinlerde binlerce) derece sıcaklıktaki magmayı bir "döner sermaye" gibi çalıştıran ve yeraltı sularını ısıtması için çeşitli yollarla daha üst seviyelere taşıyan Zât-ı Kerim bütün bunları boş yere değil, akıl ve çeşitli kâbiliyetlerle teçhiz ederek dünyayı imar göreviyle vazifelendirdiği insan için yaratmıştır.
1977 yılında yukarıda sözü edilen tipte açılan deliklerden 150 atmosfere varan basınçlarda su pompalanmış ve "hidrolik parçalama" adı verilen bir teknik ile kayaçlarda sarsıntı, hatta küçük parçalanma meydan getirilmiş ve bu basınç derinlere 400 atmosfer olarak ulaşmıştır. Diğer delikten alınan suyun sıcaklığı 135 °C civarında tesbit edilmiş ve 18 bin Megajoul eşdeğeri (veya beşbin kilowattsaat) elektrik enerjisi üretilmiştir. Bu miktar ABD Enerji Bakanlığı uzmanlarına göre,500 hanenin elektrik İhtiyacını karşılayabilecek seviyededir.
1983 yılında ayni ekip tarafından, 327 °C sıcaklığın bulunduğu 4400 metre derinliğe iki sondaj kuyusu açıldı. Bu denemede verilen suyun %26'sı kayboldu ancak, saniyede 190 °C sıcaklıkta 20 litre su alındı. Uzmanlar, bunun ekonomik bir önem arzedebileceğini ifade etmektedirler.
Bu konuda çalışan başka bir ekip, kuyulardan alınan sıcak suyu, düşük kaynama sıcaklığına sahip Freon gibi bir akışkanı, türbinleri döndürebilecek basınçta bir gaz fazına dönüştürmede kullanmıştır. 20-30 kuyuya sahip böyle bir sistemle, 50 Megawattlık bir santralden 20 bin nüfuslu bir yerleşim merkezinin ihtiyacını karşılayabilecek ölçüde elektrik üretilebileceği tahmin edilmektedir.
Bu tür projelerin uygulamaya konulabilmesi için, bazı jeolojik problemlerin halli gerekmektedir. Bu amaçla, ABD Enerji Bakanlığı 1992 yılına kadar gerçekleştirilecek çalışmalar için 14.4 milyon dolar ayırmıştır.
Aslında jeotermal enerji veriminin, suyun -veya daha doğru bir ifadeyle jeotermal akışkanın; zira türbinleri döndüren esas güç su ve buhardan oluşan akışkanın buhar kısmıdır- ancak 250 °C'ye çıkarılabilmesi sebebiyle, termik ve nükleer santrallerde elde edilenin yarısına karşılık geldiği (bu ikinci
tür santrallerde sıvı ve gaz fazın sıcaklığı 400 C'ye kadar yükseltilebilmektedir) bilinmektedir. Konunun uzmanlarından Murphy, yeraltından alınıp elektrik üretiminde kullanılan buhar ve suyun çok az katı ihtiva ettiğini, kokusu biraz kötü ve çok az fluorlu olmasına rağmen, sürekli diyet yapanlar için içilebilir hale getirilebileceğini söylemektedir.

Ve Okyanus Dipleri:
Son yıllarda, okyanus diplerinin de enerji kaynağı olarak ümit verici olduğu keşfedilmiştir. Daha çok Arktik (Kuzey) Bölgesinde metan, etan ve yüksek hidrokarbon bileşiklerin önemli birikimler oluşturduğu tesbit edilmiştir. Yapılan araştırmalarda, tâbii metan-hidrattaki karbon izotopu İle bakteriler tarafından üretilen karbon izotoplarının aynı oldukları, dolayısıyla, bu bölgedeki hidrokarbonların oluşumunda bakteri faaliyetinin önemli bir rol oynadığı belirlenmiştir. Deniz ve okyanusların oksijence fakir derin kısımlarında yaşayan bazı bakteri türleri hayatlarını sürdürebilmek için gerekli gıdayı tortulların gözeneklerinde bulunan organik bileşiklerden sağlamaktadırlar.
Gâyet aciz bakterilere yaptırılan bu hassas iş aslında çok çeşitli şart ve faktörlerin biraraya gelmesini gerektirmektedir; uygun basınç ve sıcaklık, belli özelliklere sahip derin deniz tortulları, belli yoğunlukta organik malzeme ve yine belli ölçülerde su mekaniği gibi, 1000-4000 metre derinlikteki okyanus suları metan-hidratların oluşması için uygun bir vasattır. Ayrıca sabit bir sıcaklık gradyanında hidrat tabakasının kalınlığının suyun derinliği ile doğru orantılı olduğu keşfedilmiştir. 1945'den beri kıtalararası sularda araştırmalarda bulunan Amerikan Lomant-Doherty Coğrafya Araştırma Grubu "Sismik Eko Seslendirme" adı verilen bir teknikle gerçekleştirdikleri sismik dalgaların yansıma ölçüm çalışmaları sırasında bazı anomalilerin varlığını tesbit ettiler. Dipten gelen ve "BSR" adı verilen bu yansımalar, metan-hidrat ihtiva eden ve etmeyen tortullar arasında akustik bir sınır oluşturmaktaydı; bu da o bölgede serbest gaz halinde hafif hidrokarbonların bulunduğunu göstermekteydi. Bu teknik kullanılarak dünyanın birçok bölgesinde gaz kaynakları tesbit edildi; Meksika körfezi, Karadeniz ve Guatemala kıyılarında yapılan çalışmalarda deniz dibinden gazhidrat çıkartıldı.
Aslında bu tür araştırmaların başlamasından çok önce, Alaska'nın kuzey kesiminde petrol aramaları sırasında, basınç azalması dolayısıyla yukarılara doğru yükselen bir hidrat kaynağı sondaj çalışmalarını bir süre aksatmıştı. Sovyet jeologlar Sibirya'da Massoyakh metan hidrat bölgesinde keşfedilen tabii gaz yatağının bu tür bir oluşum, olduğunu ifade ediyorlar.
Son zamanlarda alternatif enerji kaynaklan üzerinde yapılan araştırmaların hemen hepsi ümit vâdeder nitelikte sonuçlara ulaşıyorlar. Güneş, rüzgâr, jeotermal, gel-git, dalga, biyomas enerji kaynakları ve en önemlisi füzyon enerjisi, hemen hepsi yenilenebilir ve kirliliğe yolaçmayan türde olduklarından, birkaç on yıl öncesine kadar, gelecek adına çizilen karamsar tabloları nisbeten geçersiz kılıyorlar. Aslında bütün bunlar, dünya devletler muvazenesinde ağırlıklı bir yere sahip olunması için gereken belli bir gelişmişlik seviyesine gelinmesinde rol oynamaları, bir de, Zât-ı Kerim'in ilim ve kudretini nazara vermeleri açısından taşıdıkları hikmetler hasebiyle önem arzetmektedir. Gerçekte, konuya bu anlayışla yaklaşmamız gerekmektedir. Ancak, dünyayı sadece yine dünya için mânâsı olan sahipsiz ve başıboş bir küre olarak kabul eden yağmacı-şımarık Batı medeniyeti için durum hiç de öyle değildir. Bugünkü dünya görüşünü ve hayat anlayışını sorgulamadığı müddetçe Batı, keşfettiği yeni kaynakları da hoyratça kullanacak, bu uğurda heryere elini uzatmaya çalışacak ve gerekirse kan dökmekten bir lâhza bile geri kalmayacaktır. Evet, Batı'nın bugüne kadar ve hatta günümüzde de zihinlerde bıraktığı intiba budur. *

comments powered by Disqus