" Sene 1979. Ülkemiz anarşi ve kaosun karanlıklarında. Her gün 15-20 kişi ölüyor. Gençlik; sağ-sol, faşist-komünist, ülkücü-sosyalist gibi birbirine düşmanlaştırılmış grupların kin ve gayz gösterileriyle, eğitim kurumlarını işlemez hâle getirmiş. Ülkenin sessiz çoğunluğu sindirilmiş; insanlar kör bir kurşuna hedef olmadan erkenden evlerine girip, kendilerini koruma telâşında…
Dış ve iç mihrakların tahriklerine kapılmadan, hiçbir anarşik hâdiseye karışmadan okuma gayretinde olan küçük bir grup ise, haftada bir gün kendilerine cami kürsüsünden nasihat eden Büyüklerini dinleyerek, bu kaotik ortamdan kurtarabilecekleri insanlara ulaşma derdinde... Bu gençlerin de pek çoğunun yolu birkaç sene önce diğerlerinden ayrılmış. Üniversiteyi harb sahasına çevirenlerin arasından Allah’ın lütfuyla sıyrılan bu talihliler, o güne kadar hiç alışık olmadıkları bir üslûpla hitap eden, Darwinizm, termodinamik, atom, entropi gibi biyoloji ve astrofiziğe ait mevzuları, üniversitedeki derslerin materyalist yorumunun tam tersi istikametinde şerh eden Zât’ı dinleyerek kalblerini aydınlatmaktalar. Ülkenin kurtuluşunun ve istikrarının nasıl bir insan modeliyle gerçekleştirileceğini, bu insan modelinin yetiştirilmesi için ne gibi faaliyetler yapılması gerektiğini teşhis eden Muhterem Büyüğümüz akıl ve kalbleri ikna ederek tedavi için çareler arıyor.
Cehalet, iftirak ve fakirlik gibi hastalıklarla harab olmuş bir medeniyeti tekrar ihya etmenin sancısı içindeki bu Büyük İnsan, neslimizin, ancak muhabbet, hürmet ve diğerkâmlık hislerinin coşturulmasıyla kucaklaşabileceğini fark etmiş; geri kalmışlığımızın sebebinin din değil, aksine dini terk etmemizde olduğunu delillerle izah ediyordu. Neslimizin en mühim probleminin iman eksikliği olduğunu, ilimlere bakışımızın çarpıklaştığını, bütün kâinatta eserleri görülen Allah’ın icraatını anlayabilmek için ilimlere farklı bir gözle bakılması gerektiğini dillendiren bu Gönül İnsanı’nın etrafındaki gençlik halkası, her gün büyüyor kendilerinin uçurumun kenarından dönmesine vesile olan Muhterem Büyüğün tavsiye ve tekliflerini tereddütsüz kabul ediyordu. Kısa bir zaman sonra, câmi kürsülerinde seslendirilen insanımıza hizmet düşüncesi ve kaybolan nesillerin elinden tutma hamlesinin, bir dergi ile farklı kulvarda yürütülmesi teklifi de hüsn-ü kabul gördü. Zaten o gençlerden bazıları asistan, bazıları öğretmen olmuşlar, herhalde birkaç satır karalayabilirlerdi.
O güne kadar, birkaçı hâriç, hiçbir makale yazmamış, arkadaş grubu, başlarında Büyükleriyle bazen gece yarılarına, bazen sabaha kadar kırık dökük cümleleriyle beslendikleri kaynakları diğer insanlara da sunma gayreti içinde yazıp, çizip bozarak, meramlarını ifade etmeye çalıştılar. Yazıların çoğu kolektif bir şekilde kaleme alınıyordu. Üslûp ayarlamaları, iyi saatte olsunları ürkütmeme, dostları kıskandırmama, hakikatleri ifade etme gibi hususların, ifadelerdeki nüans gözetilerek belirtilmesini, inanç dünyamızın temel dinamiklerinin çeşitli şekillerde sembolleştirilerek sunulmasını ve pek çok mühim meseleyi bizler bu Gönül İnsanı’ndan öğrenmeye çalıştık.
Saf, temiz ve berrak bir şekilde ince ince sızarak gönüllere girmeyi hedefleyen bu dergi, 1979’un Şubat’ında yola böyle çıkmıştı. Tevazuu ve mahviyeti ile giderek hızlanan, okuyucularından gelen teşvik ve takdirlerle güçlenen sızıntılar, nehirlere dönüşmeye başlayınca, tabii ki hücumlar da olacaktı. Fakat bu gemiyi suya indiren, yolu çizen ve dümenin başında oturan Kaptan’ın elindeki harita ve pusula doğru, Rabb’iyle de irtibatı kavî olunca, tayfalara ve miçolara fazla da bir iş kalmıyordu. Korkunç gibi görünen dalgalar arasında parçalanmadan ve kayalara çarpmadan yol aldı bu gemi. En sert fırtınalarda bile Kaptan’ın metin ve sağlam duruşu, tayfaların paniklemesine mâni oldu.
“Bunca sene içinde neler yazıldı?” derseniz, “Yazılmayan mevzu kalmadı.” diyebiliriz. Ancak, “Hakkıyla yazılabildi mi veya gösterilmek istenen hakikatler gerçek değerleriyle sunulabildi mi?” derseniz, başkaları adına konuşamasak da, kendi adımıza, “Bu gemide iyi tayfalık yapamadık, bize verilen imkânları hakkıyla değerlendiremedik.” diyebiliriz. Gemi kalkacaktı, etrafta da kaliteli tayfalar yoktu, adam yokluğunda bizi de bu gemiye aldılar; ama sadece nazarî bilgilerle bir şeyler vermeye çalıştık. Kaptan’ımızın amelî gayretlerine ayak uyduramadık ve aramızdaki mesafe giderek açıldı. İnşaallah, “Yeter sizden çektiğim! Hâlâ istenilen kıvama gelemediniz!” diyerek bizi bu gemiden atmaz! Bizler lâyık olmasak bile, yine de gemideki nöbet mahallinde beklemeye devam ediyoruz. “Usta denizciler geldi, nazarîyatı ile amelî uyum içindekilere yer açın ve artık çekilin!” denildiğinde, bırakmaya hazırız.
“Bu sürede neler yapıldı, hangi misyon temsil edilmeye çalışıldı?” derseniz, karnemiz aşağıdadır:
1- Din ile bilimin çatışmadığı, tam aksine bir bütünün iki yüzü, kâinat kitabının iki farklı okuması veya tercümanı olduğu, temel dayanaklarımızın başında gelmektedir. Bediüzzaman Hazretleri’ nin ‘Vicdanın ziyâsı, ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru, fünûn-u medeniyedir.’ ve yakın bir mânâ olarak da Einstein’a atfedilen ‘Dinsiz ilim kör, ilimsiz din de topaldır.’ ifadelerine örnekler vermeye, kafa ile kalb bütünlüğünü tesis etmeye, insanı bütün fakülteleriyle ele almaya ve varlıklara parçalı değil, bütüncül bakmaya çalıştık.
2- Varlıklara mânâ-yı ismî ile değil, mânâ-yı harfî ile bakmak gerektiğini söyleyip Yaratan’ın sanatını nazara vermeyi şiar edindik. Her yaratılanın hikmetli ve gâyeli olduğunu göstermeye çalıştık.
3- Yaratılışta sebeplerin bir perde, asıl yaratanın kudreti ve ilmi sonsuz bir Yaratıcı olduğunu ve bütün varlıkların Esmâ-i İlâhî’nin tecellileri olduğunu söylerken, hangi varlıkta Rabb’imizin hangi isimlerinin nazara verildiğini keşfetme gayreti içinde olduk.
4- Tesadüfen hiçbir şeyin ortaya çıkamayacağı, kendi kendine olamayacağı, tabiatın bir sanatkâr değil, sanat eseri olduğu düşüncesine tercüman olmayı gâye edindik.
Yukarıdaki hedefler doğrultusunda dergimizde çıkan yazılar şu şekilde gruplandırılabilir: A- Biyoloji, tıp, fizik, astronomi gibi fen konularındaki yazılar; yaratıcı olarak tabiatı ve tesadüfü reddederken, varlıklardaki hikmeti, hassas ve mükemmel yaratılışı, âhenkli nizamı, sebeplerin de birer vesile ve perde olarak Yaratıcı tarafından şart-ı âdi olarak konulduğunu öne çıkarıyordu. Bu mevzulardaki değerlendirmeler, evrim teorisinin iddialarını çürütecek şekildeydi. Son yıllarda moleküler biyoloji ve genetik konularındaki “kopyalama ve kök hücre” gibi yaratma iddiasındaki çarpıtmalara da cevaplar verildi.
Hayat sahibi varlıklar, Rabb’imizin icraatını ve üzerlerindeki esmânın tecellilerini çok açık gösterdikleri için, bilhassa biyoloji ve tıp sahasındaki yazılar dergide çoğunluğu teşkil etti. Fizik, kimya, matematik ve astronomi sahalarındaki cansız varlıklarda, yaratılış mu’cizeleri daha perdeli olduğu için, bu sahalarda daha az yazı neşredildi.
B- Kur’ân âyetlerinin ve sahih hadîslerin bugünkü ilimle çelişmediğini, aksine ilmin çok daha önünde gittiğini ve ilmi teşvik edip yol gösterdiğini nazara veren yazılarda; astronomi, fizik, biyoloji vs. gibi dallarla ilgili birçok âyetin bugünkü bilimden çok daha ileri durumları üzerinde durulurken, gelecekte karşımıza çıkacak ilmî gelişmelerin önünü tıkamamak ve ileride Kur’ân’a karşı bir şüpheye fırsat vermemek için son sözü söylemeden, bu gelişmelerin sadece alternatiflerden biri olduğu vurgulanarak mülâhaza dairesi açık bırakıldı. Tıbb-ı Nebevî’nin mühim hakikatlerinin anlatıldığı yazılarda; ifrat ve tefrite gitmeden bilinen neyse sadece onlar vurgulandı ve gelecek adına da teşvik edici olundu. Bütün bunlarda, Kur’ân’a bilimlerden “vize” arama ve kendi irfan dünyamızın hakikatlerini Batı’ya onaylatma gibi bir kompleks değil, aksine Kur’ân’ın, ilimlerin çok önünde olduğu, onlara hedef gösterdiği, araştırmaları teşvik ettiği hakikatini ortaya koyma gayreti vardı. Bu hususta teşvik ve ilhamların kaynağı bütün hükümlerini akla, mantığa ve ilme tespit ettiren Kur’ân-ı Kerîm oldu.
C- Tarihimizde iyi bilinmeyen veya kasıtlı olarak bize kötü tanıtılan bazı şahısların gerçek yönlerini açığa çıkaran, ecdadımıza bir vefa borcu olarak yazılan veya geçmişten ibret alınmasını telkin eden yazılarla mâziye yolculuklar yapıldı ve karanlıkta kalan birçok hakikatin farklı yönlerine dikkatler çekildi. Osmanlı başta olmak üzere, ecdadımıza karşı yapılmış ve yapılmakta olan iftiralara karşı gizli kalmış veya kasden gizlenmiş tarihî hakikatler nazarlara verildi; bu tarihî şahsiyetlerin üzerlerindeki sis perdesi aralanmaya çalışıldı.
D- Edebiyat ve düşünce dünyamızın iyi bilinmeyen bazı şahsiyetlerinin dikkat çekici yönleri nazara verilerek, bir zamanlar inançlı olan bazı yazar ve şairlerin zaman içinde ters bir istikamete yönelmelerinin arka plânındaki iman ve eğitim boşluğu gösterilmeye çalışıldı. Bilhassa Tanzimat Dönemi’nden günümüze kadar gelen ve hâlâ devam eden edebiyattaki yozlaşmanın o dönemdeki iman bunalımından kaynaklandığı vurgulandı. Bu milletin öz değerlerine sahip çıkmış ve bunun sancısını çekmiş şahsiyetler de mühim hususiyetleriyle nazarlara verilmeye gayret edildi.
E- Batı’nın “Orta Çağ” olarak isimlendirilip “Karanlık Çağ” olarak vasıflandırdığı dönemde, İslâm medeniyetinin bütün medeniyetlerin zirvesinde olduğunu, modern bilimin köklerinin temelde İslâm dünyasından tercümeler yoluyla alındığını, fakat Batı’nın bugün bunu gizlediğini açıklayan ‘Bilim Tarihi’ yazılarıyla geçmişimizdeki güzellikler hatırlatıldı. Bu medeniyetin temelindeki mânevî dinamiklere dikkat çekildi. Geçmişte yaşanmış bu “huzur ve saadet” devrinin tekrar yaşanabilmesi için, geçmişten ders çıkarmamız gerektiği ve yeni bir dirilişin aynı dinamiklerle olabileceği üzerinde duruldu.
F- İman ve akidelerimizin taabbudî (ibadetlerin ilâhî emir gereği yapılması) yanları mahfuz, her birinin kendi çerçevesinde bir hikmetinin olduğu, bu çerçeve içinde bir medeniyete bütün olarak bakılınca her şeyin yerli yerine oturduğu (faiz, zekât, temizlik, komşuluk, kurban, oruç, ezan, mezarlarımız, câmi ve türbelerimiz, bunları inşa adına sergilenen sevgi, muhabbet, fedakârlık, adanmışlık vs. gibi bizim medeniyetimize ait her türlü mânevî değerlerimiz), bu güzelliklerimizin hikmet ve gâyeleriyle birlikte insan fıtratına uygunlukları nazara verilmeye çalışıldı.
G- Bilhassa son 15 sene içinde yurt dışına açılan eğitim gönüllülerimizin, barış ve diyalog elçilerimizin başlarından geçen sırlı hâdiseler, arayış içinde olanların bunalımdan kurtulma ve hidayete kavuşma vak’aları, hâdiseleri yaşamış kişilerin veya yakınlarının kaleminden tarihe geçirildi.
H- Âşinası olduğunuz “Damlalar” köşesinde bir kısmı ağlatan, bir kısmı düşündüren okuyucu mektuplarının değerlendirilmesiyle, yazma mevzuunda istidadı olanların önü açıldı. Bu köşe âdeta eli kalem tutanların yetiştiği bir bahçe oldu ve genç yazarların geliştirilmesi yolunda ortaya konan gayretler neticesinde birçok yazara ulaşıldı. Günlük hayatında okuduklarından, dinlediklerinden hislenerek gönül ve vicdan dünyasındaki kıpırdanmalarla harekete geçen genç arkadaşların, saf ve duru sinelerinden süzülen samimi yazılar da bu bahçeyi süsledi.
İçinde bulunduğumuz ve birlikte yol aldığımız gemiyi batırmadan ve karaya oturtmadan mevsim şartlarına göre nasıl kaptanlık yapılması gerekiyorsa ona uygun yazılarıyla bize yol gösteren Baş Müellifimiz’in yazılarının çok büyük bir kitle tarafından özellikle okunması gibi bir lûtuf sayesinde, insanımıza sevgi ve diyalog yolları araması gerektiği telkinleri yapıldı, kavgadan ve anarşiden uzak durmanın önemine dikkat çekildi, nesillerin kurtuluşunun, akıl, kalb ve ruhun birlikte ele alınarak sürdürülen bir eğitim-öğretim ve terbiye sürecine bağlı olduğu söylendi. Zaman zaman da okuyucu ve yazar kadrosu olarak aşk u şevkimizi kaybetmeden kendimize gelmemiz için, Baş Müellifimiz’in ikazlarına muhatap olduk.
Orta sayfalarda İslâmî kavramlar ve terminolojimiz -tasavvufun ve kelâmın konusu olan- mütalâa edilerek okunursa daha kolay anlaşılacak hassas mevzular ele alındı. Efradını câmî ağyârına mânî denilecek bir üslûp ve vukufiyetle ele alınarak, kalb ve ruh insanı olma, vicdanî lâtifeleri tanıma ve bunları yaşayarak gösterme adına, asrımızın insanına rehber olacak bu yazıların farklı bir istikamette devam edeceğini ümit ediyoruz.
Dil mevzuundaki hassasiyetimizi başlangıç ölçüleri içinde koruduğumuz söylenemez. Sel gibi gelen dili bozma cereyanları karşısında bazı bocalamalarımız olduysa da, “Yaşayan Türkçe”den mümkün olduğunca taviz vermemeye çalıştık. Dini, kültürü ve medeniyeti muhafaza etmenin ancak dilimize sahip çıkmakla mümkün olacağı düşüncesinden hareket ettiğimizden, birileri tenkit etse de, dilin zenginliğini gözardı etmeden, “uydurukça”yı kullanmamaya çalıştık. Zaman içinde biraz zorlamalarla, biraz da toplumdaki umumî aşınmadan payını alma ve kendini kurtaramama gibi gerekçelerle eskiden kullanmadığımız bazı kelimelerin kullanıldığı oldu.
Derginin her bir sayısında belli bir tahsil seviyesine hitap etmekten ziyade, her seviyeden insanımızın okuyabileceği üç-beş yazının bulunmasına gayret edildi. Zîrâ çok geniş bir okuyucu kitlesine hitap ediyorsanız ve muhataplar çok geniş bir daireye dağılmışlarsa, herkesin her yazıyı aynı alâka ve şevkle okumasını temin etmek çok zor bir iştir. Her kesimin isteğine göre ayrı birer dergi çıkarma durumunda ise, himmeti dağıtma ve hitap edilen kitlenin ortak değerlerden mahrumiyeti gibi bir risk ortaya çıkabilirdi. Bu durumda bazı yazıları fen konularından, bazılarını edebî ve sosyal mevzulardan seçerek asgarî müşterekler tutturulmaya çalışıldı. Bununla bir yandan Kur’ân’ın üslûbuna uygun olarak, insanı ilgilendiren her konudan bahsedilmiş oldu. Diğer taraftan okuyucunun merak hissini çok yönde uyandırma ve tatmin etme düşüncesi hayata geçirilmeye çalışılırken, bizim rönesansımızı temsil edecek “Yeryüzü Mirasçıları”nın yetişmesini mümkün kılacak beslenme kaynaklarından biri olmaya çalışıldı. İlimden sanata her şeyden değeri kadar malûmatı bulunan çok yönlü ve -Asâ-yı Musâ misâli- Mârifetullah’a götürücü tefekkür sofraları inşa etmeye çalışan kendine has bir dergi olmaya gayret edildi.
Buraya kadar hem dergimizin misyonu özetlenmiş, hem de üzerimize tevdî edilmiş bu vazifenin ne kadar yerine getirildiği hususu takdirlerinize arz edilmiştir. Türkiye’nin bütün bölgelerindeki üniversitelerden ve eğitimlerini yurt dışında sürdüren geleceğin öğretim üyesi arkadaşlarımızdan gelen yazılarla neşredilen dergimizde, her varlık ve hâdiseyle “En yüksek, en dakîk ilim olan imâna” ışık tutulması hedeflendi. “En geniş nurânî fen olan Mârifetullah’a” pencereler açma ve her bir hükmü bir ilim dalına konu olan İslâmî esasların, beşerin dünya ve ahiret saadeti için ne gibi hikmetler ihtiva ettiğini nazara verme gayreti içinde olundu.
Böylece 750 binlik geniş okuyucu kitlemizin İnşaallah milyonları bulmasını, derginin sayfalarında yeşeren güzelliklerin bütün insanlıkça başta belirlenen hedefler doğrultusunda paylaşılmasını ümit ediyoruz. Bu husustaki bütün kusur ve eksiklikleri “estağfirullah” demeden üzerimize alıyor, vesile olunan bütün güzellikleri ve hayırları da “Reşha” yolunda yürümeyi cebri lûtfu olarak ihsan eden Rabb’imizden biliyor, bütün okuyucu kardeşlerimizin dua ve himmetlerini bekliyoruz.
|
|